İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Değer-biçiminin Nesnelliği

‘Metaların Kerametinde’ ‘İnsanların Gerçek Yaşam Sürecinin’ Biçimini Görebilmek

Marx, Ricardo’nun değer teorisinin eksikliğini, değerin biçimini görememesine bağlar. Emeğin ve emek-zamanın değer olarak ifade edilmesi için değer-biçiminin anlaşılması zorunludur. Yazımızda, Melda Yaman ve Özgür Öztürk’ün, Ankara Dayanışma Akademisi’nde verdikleri dersleri geliştirerek kitap haline getirdikleri Metaların Kerameti’nde[1] değer-biçimine değindikleri kısımları tartışmaya çalışacağız. Yazarlar, kitaplarında, Marksizm kuramı için oldukça önemli olan “değer biçimi” kavramına değiniyorlar ve bu çerçevede metaların maddi, fiziksel ve doğal özellikleri dışındaki ‘kerametinin’ kaynağını sorguluyorlar. ‘Metaların kerameti nereden gelir’ sorusunu, emek ürünü olmalarıyla ve değer biçimi ya da mübadele ilişkisiyle açıklıyorlar. Marksist alanda yeterince ilgi görmeyen değer biçiminin incelenmesi önemlidir. Bizce biçim anlaşılmadan diyalektik materyalist yöntem bilinemez. Ve teorik ve pratik toplumsal yaşama uygulanamaz. Onun için yazının amacı; bu tartışmaya katkı sunarak ileriye taşımaya çalışmaktır.

Yazarların da belirttiği gibi değer biçimi anlaşılmadan ne meta ne de değer teorisi nesnel olarak ve dolayısıyla gerçekliği içerisinde anlaşılamaz. Elbette değer biçimi dikkate alınmadan veya yalnıza biçimsel olarak anlaşılarak da kapitalist değer teorisi açıklanmaya çalışılabilir. Ama bu açıklama tek yanlı ve niceliksel bir analizin ötesine geçemez. Salt değerin özü ele alınıp, değer biçimi göz ardı edilirse, o zaman sadece emek zamanların hesaplanması peşinde koşulmuş olur. Böylece değer biçimi bilinmeden, değer sadece emeğe indirgenir. Ve bu emeğin değerini ölçmek için, emek zamanların kaydı tutulmaya çalışılır. Tarihte pek çok örneğini gördüğümüz[2], değerin standart ölçüsünün aranması ve emek zamanların kaydedilmesi için ‘emek bankası’ kurulması çabaları anımsanabilir. Tersine, salt değer biçimine önem verip, değerin özü göz ardı edildiğinde de mekanik ve biçimsel para teorileri icat edilmiştir.  Bu şekilde de, nesnel olan değer kategorisinin özü ve büyüklüğüne önem verilmeyip, biçim yönü öne çıkartılarak, emek ve emek zamandan bağımsız bir eşitlik aranmıştır. Bu yaklaşım, metaların, salt emek zamanlarının eşitliğinin para-biçimi tarafından kurulduğuna dair teorilerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur[3]. Tüm bu yanılgılardan kaçınmak için, özü ve biçimi içeren değer kavramının, nesnel olarak ve karşıtların birliğini kapsayarak anlaşılması önemlidir.

Metaların Mistik Yönünün Sırrı

Yazarlar, “Meta mübadelesi, hem nesnenin kullanımını hem ölçülüp tartılmasını hem de alıp götürülmesini içinde barındırır; ancak, kullanım nesnesinin özgül bir ‘alıp götürme’ biçimidir.” dedikten sonra “Metayı diğer ‘alıp götürülüp kullanılan’ nesnelerden farklılaştıran işte bu biçimidir.[4] diyerek biçimin önemine değinirler.

Burjuva toplumunda yapılan değişimin, diğer toplumlarda da görülebilen değişimden farkının, ürünün, meta biçimi halini alması olarak belirtilmesi önemlidir. Meta üretimine dayalı üretim tarzının, diğer üretim tarzlarından farkı kolayca saptanır. Genellikle bu fark, üzerinde pek durulmadan kabul edilir. Ancak yazarların bu farkın biçimden kaynaklandığına değinmeleri önemlidir. Bizce, biçimi; içsel, bir ve aynı nesnede, bir ve aynı zamanda belirli bir toplumu ifade edecek şekilde açıklamamış olmaları eksik kaldıkları yerdir. Bu eksiklik nedeniyle, öz olarak bir alıp-götürme temel alınmış ve bu özün değişik toplumlarda aldığı biçimler takip edilmeye çalışılmıştır. Bu durum da bizi, biçime, biçimsel bir bakışın sonucu olarak, toplumsal bir soyutlamayla karşı karşıya bırakmaktadır.

Yazarlarca, alıp-götürme durumu tarih boyunca hep var olan temel şeklinde sunulmuş ve anladığımız kadarıyla, bir nevi töz olarak tarif edilmiştir. Sonrasında, her toplumsal yapının bu edime verdiği değişik anlamlar, ‘biçim’ olarak tanımlanmıştır. Yani elimizde tarih boyunca değişmez bir öz vardır. Ve her toplum buna kendi soyutlaması çerçevesinde anlam vermektedir.

Yazıdaki bir örnek çerçevesinde biraz daha açmaya çalışalım. Yazarlar domatesler üzerinden bir ürünün veya nesnenin meta olmadan önce ne için kullanılırsa kullanılsın tılsımlı bir şey olmadığını şöyle açıklar:

Ne olursa pazara gidince olur… İşte bir metayı diğer meta ile (yahut parayla) mübadele ettiğimizde, tuhaf bir şey olur; başka bir şeye dönüşüverir. Bu nasıl mümkündür? Metayı bir başka şeye dönüştürüveren tılsımı nereden gelir? Metanın bu tılsımlı, büyülü, metafizik, bilmeceli, muammalı yanına keramet demeyi öneriyoruz.[5]

der ve kerameti de şöyle tanımlar:

Keramet sözcüğünü Marcel Mauss’tan ödünç alıyoruz… Mauss’un makalesinin kerameti, büyünün, mucizenin, ‘kerametin’ toplumsal bir olgu olduğunu göstermesindendir.  Mauss, büyüde, her zaman toplum tarafından tanınan karşılıklı değerlerin söz konusu olduğunu yazar. Gerçekte bu değerler, bir şeyin yahut bir kişinin içkin niteliklerine bağlı değildir; toplum tarafından, bu şeylere atfedilen anlama ve öneme bağlıdır.[6]

Yazarlar, kişi ve nesnede olamaz dediği değer özelliğini, toplum tarafından verilen bir anlama bağlar. Nesne olan şey ve özne olan kişi arasında yaratılan karşıtlığın ötesinde, bu karşıtlığı aşan bir toplum tanımlanır. Nesne ve özne bir bütünlüğün iki karşıt yanı olarak görülmek yerine, ikilikleri yazarlarca kabul edilir. Özne ve nesnenin kabul edilen bu ikiliğini birleştirmek için ise, bu karşıtlığın dışında olan ve şeylere anlam, önem atfetme yetkinliğinde bulunan bir toplum kavramsallaştırmasına gerek duyarlar.

Verilen örnekte metanın kullanım değeri ve mübadele değeri, değer kategorisinin karşıt iki yönüdür. Kapitalist üretim şekli veri iken, değer; nesnel, somut ve maddi bir gerçekliktir. Bu nesnel yapısıyla değerin, ister birey ister toplum tarafından olsun “dışarıdan” atfedilen bir anlam ile gerçeklik kazandığını söylemek doğru olmayacaktır. Ve biz nesnelerde ya da metalarda toplumun kendini üretme tarzının biçimini görmeliyiz. Nesneler bu izleri taşır. Öznellik de bu gerçekliğin kavramsal olarak aynı anda karşıt olarak yeniden üretilmesidir.  Çünkü insanların bilincini “Marx’ın deyişiyle insanların gerçek yaşam sürecinden başka hiçbir şey olmayan varlık tarafından belirlendiğini ileri sürmekteyiz”.[7]

Yazarlar kerametin; gizemi, büyüyü ve mucizeyi çağrıştırdığını; kerametin toplumsal bir niteliği olduğunu ifade ederler ve “Tüm bunları birleştirdiğimizde, metaların kerameti insanın emek ürününün toplumsal biçimine bağlanır.”[8] dedikten sonra kerameti anlamak için ‘mana’yı, Mauss’dan alıntılarla açarlar:

Mana, nesnelerin, kişilerin, olayların özsel bir niteliği değildir; kendiliğinden kazanılan bir ‘değer’ değildir. Gerçekte bu değerler, bir şeyin veya bir kişinin içkin niteliklerine bağlı değildir. Bu değerler şeylere eklenmiş bir özellik yahut şeylere eklenmiş bir şey gibi görünür; dışarıdan eklenen (extraneous) bu töz’, gözle görülemeyen, olağanüstü nitelikte, tinsel bir şeydir. Bu şey, toplum tarafından, bu şeylere atfedilen anlama ve öneme bağlıdır. Bu değerler toplumsal olgulardır; zira ‘büyünün var olabilmesi için, toplumun hâlihazırda var olması gerekir.[9]

Yazarların saptamasının aksine, nesnelerin maddi niteliği olmayan, onlara eklenmiş bir nitelik olarak görünen bu şey, dışarıdan eklenen bir töz değil tersine, ‘biçimin’ ta kendisidir. Sorun da zaten burada ortaya çıkmaktadır: Şeylere fetiş bir şekilde eklenen bu biçim, neyin biçimidir? Toplum tarafından bu şeylere atfedilen tinsel, düşünsel bir biçim midir? Yoksa başka bir ‘nesnelliğin’ şeye eklenen biçimi olarak nesnel bir zemini mi vardır? Nesnel bir şeyin biçiminin o şeyde görünen biçimi dediğimiz takdirde de, bu nesnel şey nedir sorusu ile devam etmemiz gerekecektir. Bu nesnel şeyi, toplumun kendini üretme tarzının nesnelliğinde arayıp, biçimleri de bu nesnelliğin biçimleri olarak tartışmaya başladığımızda çözüme de çok yaklaşmış olacağız.

Ancak yazarlar burada manayı başka bir eksende arar. Yazarlar mana’nın toplum tarafından ‘şey’lere verilen anlamından dolayı ona benzeyen keramet sözcüğünü kullandığını belirtmiştir. Olağanüstü, tinsel bir tözün, toplum tarafından atfedildiği bir biçim ve değerden söz edilir:

Keramet, mana gibi, şeylerin ‘büyülü’ bir özelliğine gönderme yapar; metaların kerameti dediğimiz, metaların büyülü, mucizeli niteliğidir. Ancak, bu özellik, bu nesnelerin madde yapısında, atomlarında bulunmaz; mana gibi, metaların kerameti de bu nesnelere dışarıdan eklenmiştir. Bununla birlikte metaların kerametini araştırırken, Mauss’un Mana’sına ufak bir katkı yapıyoruz; metaların kerameti toplumsal biçimden gelir ama o toplumsal biçim (aynı zamanda anlam, değer) her şeye de yüklenmez; meta insan emeği ürünü olduğu için belirli üretim ilişkileri içerisinde o biçimi alır, kerameti bundandır. Büyüde gördüğümüz gibi, metanın kerameti, ona toplumsal üretim ilişkileri içerisinde atanandeğer’dir, bu değer ona insanın emek ürünü olduğu için atanır. Bu bir anlamdır, bir ölçüdür ama her şeyden önemlisi bir çeşit toplumsal “bağ”dır.[10]

Alıntılarda da gördüğümüz gibi, yazarlar değeri ve değer biçimini nesnel ve somut olarak tanımlamazlar. Nesnelerde, onların madde yapısında bulunmamasına rağmen gördüğümüz değer biçimini, toplumsal ilişki ile açıklarlar. İnsanlar, içinde bulundukları toplumsal bağlarla aralarında kurdukları ilişki sonucunda, metaların değerini ‘atayarak’ sorunu çözmektedirler. Fakat bu çözümde, maddi koşullar ile tanımlanmayan değer kategorisi, salt toplumsal ilişkiye indirgenmektedir. Bu şekilde tanımlanan değer, nesnel ve maddi olma özelliklerini yitirmektedir. Böyle bir değer, toplumun ortak kabulleri ile atanması ekseninde, toplumsal bir bilincin öznel bir çıkarımına indirgenmektedir. Elbette değerin ilişkisel yönüne yaslanan yazarlar da bu durumun yarattığı tek yanlılığı aşmak için, değerin maddi yanından kopmadıklarını belirtirler. ‘Toplum tarafından atanan değer’ derken yazarlar emek-zamandan kopmadıklarını belirtmek gereği duyarlar:

Değer’ nesnenin bir niteliğidir; bir niteliği de ancak bir nicelikle beraber düşüneceğimize göre, değer kavrayışı, ölçmeyi ve karşılaştırmayı içinde saklı tutar, tıpkı değer sözcüğünün etimolojisinin gösterdiği gibi. Yani, domateslerin değeri, kırmızılığı gibi bir tür niteliğidir. Nasıl ki ‘domatesler kızardı’ derken, domateslerin belirli bir ‘derecede’ kırmızılaşmasından söz ediyorsak, domateslerin değeri de belirli bir değer büyüklüğünü ifade eder. O halde değer, hem bir niteliğe hem bir niceliğe gönderme yapar.[11]

Yazarlar salt bir toplumsal nitelik olarak tanımladıkları değer biçiminin, emek niceliğinden kopan bağıntısını kurmaya çalışırlar. Ancak yazarların kavramsallaştırması ekseninde bu bağıntı, değerin özünün, değerin biçimi ile ilişkisi şeklinde kurulamadığından, salt mantıksal çerçevede, niteliğin nicelikle bağı ekseninde kurulmaya çalışılmaktadır. Böylelikle toplumun metaya atadığı bir biçim olarak değerden bahsederken kaybedilen emek-saat niceliği, bir nitelik olarak bu biçimin, niceliğini gerektirmesi sayesinde geri çağrılmaktadır.

Yazarların burada değerin niteliği ve niceliğine değinmesi de önemlidir. Marx’ın da belirttiği gibi değer üzerine yapılan çoğu inceleme de değer niceliksel olarak ele alınmaktadır. Değerin nitelik yönü ise ya ele alınmaz ya da eklektik bir şekilde niceliksel tarafına eklenmektedir. Yazarlar değerin niteliğinin önemine değinmişlerdir. Ve bu kısmının anlaşılması için çaba sarf etmişlerdir. Bizce değer nesnenin bir niteliği değildir. Çünkü yazarların da belirttiği gibi, nesneye ya da maddeye baktığımızda, onda değer adına bir şey bulamayız. Değerin büyülü yanıyla, etimolojik anlamlarını bir yana bırakıp, onu kavram olarak ele aldığımızda karşılaşırız. Yazarların yaptığının aksine, değeri, toplum tarafından atanan olarak değil, belirli bir toplumun kendini var etme şeklinin kategorisi olarak anlayabiliriz. Metada değeri görmemizin sebebi, maddenin böyle bir niteliği olmasından değil, değerin nesnel olarak var olmasındandır.

Yazarlar ‘Marx’ın değer biçimi analizi, kapitalist toplumlara özgü bir analizdir’ dese de, değerin temelini bulmak için antropolojide değerin ele alınışını da incelerler. Marksist değere yakın teorilerden, neredeyse tüm toplumlarda değer kavrayışının varlığından, değerin toplumsallığının ortaklığından söz ederler ve bu şekilde değerin biçimi kapitalizme özgü, değerin özü ise tüm toplumlara yayılmış gördüğü için, öz ile biçimi, birbirlerinden bağımsız olarak var olabilecekmiş gibi ele alma yanılgısına düşerler. Değerin hep var olduğunu ama içinde bulunduğu toplumun toplumsal ilişkilerine göre biçim aldığını düşünürler. Çünkü yazarlara göre değerin özü tüm toplumlarda vardır, her toplum da buna farklı anlam ve biçim verdiğinden değer, tüm toplumlarda faklı biçimlere bürünerek var olmaya devam edebilmektedir. Böylelikle değer, kapitalist toplumun gerçek somut bir nesnesi olmaktan çıkmakta; özü, her toplumda olan, biçimi de içinde bulunduğu topluma göre yeniden toplum tarafından verilen, yeniden anlamlandırılan soyut bir tarife dönüşmektedir.

Değişimde ‘Değer’i Aramak

O halde, mübadele edeceğimiz nesnenin, bir biçimde, bir değere sahip olduğunu varsayıyoruz, böylece onu değerine karşılık geldiğini düşündüğümüz bir başka şeyle değiştiriyoruz. Değiş-tirme sözcüğü değer ile aynı kökenden geliyor… Hatırlayacaksınız, domateslerimi pazara götürüp, domateslerin değerine denk yumurtalar ile değiştirmiştim; domates yumurtanın, yumurta domatesin yerine geçmişti.[12]

Değer, iki nesnenin karşı karşıya gelerek değişilmeleri ile oluşmaz. İçinde bulunulan toplumun üretim tarzı değeri ortaya çıkardığı ve değer somut ve nesnel olarak olduğu için değişim gerçekleşir. Yani mübadelenin sonucunda değer oluşmaz, nesnel bir değer varlığı sayesindedir ki nesneler mübadele konusu olabilmektedirler. Değişim sırasında değer ifadesi (denklemi) bütünlüğünde, bir başka meta yani değeri ifade edecek meta sayesinde, domateslerin değeri ifade edilebilir. Pazara gelmeden önce domateslerin değeri bilinemez. Bu emek ve emek zamanı yok saymak demek değildir; burjuva toplumda bir ürünün değerinin ancak değer biçimi ile ifade edilebilmesi yüzündendir. Pazara gelmeden önce domateslerin değeri belli ise biçime gerek yoktur. Bu yaklaşım nesnenin öz-biçim ilişkisini mekanikleştirir. Artık iki nesne arasında dışsal bir biçim ilişkisi aranır. Nesnedeki içsel çelişki yok edilmiş ve biçim soyut bir hale sokulmuş olur.

Yazarlar şöyle devam eder:

Şimdi tekrar metaya dönelim; meta alınıp götürülen yararlı şey idi, tıpkı domates veya yumurta gibi. Ama demiştik ki bu özgül bir alıp götürme biçimidir; yani, komşum, ona armağan ettiğim domateslere karşılık, ertesi sabah taze yumurta getirse, yani yumurtalarla domatesleri bir biçimde değiştirmiş olsak, bu durum, domatesleri pazarda yumurta ile mübadele etmekten bambaşka bir ilişki kurar. Peki, bu iki işlemin farkı nedir?[13]

Yazarlar bu farkı şöyle açıklar:

Armağanlaşma da bir tür mübadeledir ancak meta mübadelesi değildir. Armağanlaşmada da nesneler taraflar arasında el değiştirir ancak armağan ekonomisinin yordamı, dinamiği, amacı meta mübadelesinden çok farklıdır. Armağanlaşma ile meta mübadelesi, farklı tarihsel dönemlere ve farklı toplumsal yapılara özgü mübadele ilişkileridir.[14]

 Armağanlaşma ya da takas ilişkisinde, kullanım değerleri değişilir. Değer ilişkisinde ise kullanım değerleri ile değişim değerleri karşıtlığı vardır. Her meta değişiminde değer yasası işler ama her değişim meta değişimi anlamına gelmez ve bu nedenle değer kavramını da içermez.

Yazarlar Malinowski ve Mauss’un armağanlaşma üzerine yazdıklarına değinerek değişimin olduğu yerde, kapitalist alıp-verme ilişkisini bulmaya çalışırlar. Onlar için bu önemlidir, çünkü değişilen nesnelerin hep var olduğunu ama değişim dolayısı ile oluştuğunu düşündüğü değere, toplumların atadığı biçimlerin, farklılaştığını göstermeye çalışırlar.

Yazarlar değerin özü olan emeği, değerin biçiminden bağımsız olarak tanımlar ve sonrasında, aslında öz olan emeği töz olarak kabul ederek, değerin somut varlığını tüm toplumlara (tam gelişmiş hali olmadığı şerhini düşerek de olsa) yayarlar. Böylelikle, değer, yazarların istememelerine rağmen, kullandıkları yöntem sebebiyle, tarih dışı bir tözün hareketine dönüşür. Her tarihsel dönemde bu töze, toplumsal kavrayışlardan atanan bir biçim verilerek, değer biçimine tekrar tarihsel bir aidiyet kazandırılmaya çalışılır. Oysa, değeri töz olarak kabul ettikten sonra artık bu değer, hiçbir belirli topluma ait olmayacak hale getirilmiş olur. Ekonomi politiğin kategorilerinin, nesnel ve somut olduğunu göremeyen yazarlar, kategorileri ortak bir akıl ile toplum tarafından atanan anlam olarak tanımladıkları için, her toplumda farklı anlamlar taşıyabilen, soyut kategorilerin ekseninde kalırlar.

Değer-biçimi

Yazarlar, ürünün meta biçiminde, kapitalist üretim tarzının kendini var etme şeklini görmek yerine; meta biçiminde, büyülü bir görünüm ve gerçekliğin gizlendiğini söyler:

Tüm bunları birleştirdiğimizde, metaların kerameti insanın emek ürününün toplumsal biçimine bağlıdır. Meta biçimi hem bu hakikati gizler hem de ürüne (meta haline gelmiş ürüne) büyülü bir görünüm kazandırır. Demek ki metaların kerameti bizatihi metalığından gelir, yani, insan emeğinin ürününün aldığı biçimden, değer biçiminden.[15]

Bu sözler doğru da olsa sorun, yazarların bu sözlerine kaynaklık eden kerametin kaynağını görme şeklindedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi mistik karakter, metaya toplumun atadığı bir biçim olmasından kaynaklanmaz.

Biz metanın mistik karakterinde, belli bir toplumun kendini üretme tarzının oluşturduğu nesnel ‘biçimi’ görüyoruz. Yazarlar ise metaların mistik karakterinin, toplum tarafından atanan değer biçimlerinden kaynaklandığı kanaatindeler. Biçim, üretilen ürünün meta olarak değişilmesi ile oluşmaz. Şekil değişikliğine, karşılıklı mübadeleye veya toplum tarafından atanan bir değer biçimine gerek yoktur, zaten Metanın kendisi bunları içerir. Çünkü meta, madde varlığının yanında, insanın nesnel etkinliğinin biçimidir de. İki metanın değer ifadesi bu biçimin kendisidir. Bu, öz-biçim ilişkisi koparılmadan anlaşılmalıdır. Biçim, değişim olduğunda oluşmaz. İçerikte taşınan biçim, kendini değişimde ifade ederken; değişim de, içerikteki biçimin kendini göstermesi sayesinde yapılabilir. Bu Hegel’in öz-biçim anlatımında şöyle ifade bulur;

Biçim ve İçerik karşıtlığında İçeriğin Biçimsiz olmadığı, tersine Biçimi onun için dışsal birşey olmasıyla eşit ölçüde kendi içinde taşıdığı olgusunun özsel önemini kavramak gerekir… Öyle ki İçerik Biçimin İçeriğe dönmesinden ve Biçim İçeriğin Biçime dönmesinden başka bir şey değildir. Bu dönüşüm en önemli belirlenimlerden biridir. Ama bu ilk kez Saltık İlişkide ortaya koyulur.[16]

Hegel’de içerik ve biçim, birbirleri dolayımıyla anlaşılabilen, somut bir bütünün ayrılamaz organik parçalarıdır. Oluşmuş bir içeriğe bir biçimin atanması söz konusu bile olamaz ya da benzer şekilde bir içeriğin aynı kalarak değişik biçimler taşıması düşünülemez. İlişkide ortaya çıkan bu somut bütünün biçimsel yönüdür. Ancak bu bizi biçimin ayrı bir oluşumuna sürüklememelidir. Yazarlar ise değer ile değer biçimi anlatımlarında bir ayrım yaratarak, biçimsel bir bakışın altında kalırlar. Bu alıntıda değer ile değer biçiminin ayrılışının açık izleri görülebilmektedir;

‘Değer biçimi’, metaların doğumdan itibaren taşıdıkları kimlik kartlarıdır. Satılmak, piyasaya sürülmek üzere üretildiklerini ifade eder. Kapitalist toplumda emek ürünleri metalar olarak üretilirler, bu nedenle değer biçimine sahiptirler. Değer ise toplumsal bir nitelik olduğu için ancak bir metanın bir başka meta ile mübadele ilişkisi içinde görünebilir.[17]

Bizim iki meta arasında gördüğümüz ilişki elbette değer biçimidir. Ancak unutmamak gerekir ki, değer kategorisi ve nesnelliği olduğu için iki ürün meta haline gelebilir ve karşılıklı değişime tâbi olurlar. Kapitalist toplumda emek ürünlerini meta haline getiren değerdir. Değer olsun, metalar arası ilişki olsun, ancak değer-biçimi kategorisiyle anlaşılabilir. Yoksa her toplumda ürünler emek harcanarak üretilir. Burjuva toplumda emeğin ve emek ürününün aldığı şekil, değerin nesnel ve somut olmasından kaynağını alır. Değer öz, büyüklük ve biçim üçlüsünden oluşan kapitalizme özgü nesnel bir kategoridir. Tek bir şeyi ifade eden bu üçlüden birini diğerlerinden bağımsız tek başına ifade edilir biçiminde seçip, diğerlerini de bağımsız var olabilirlermiş gibi kabul edip, sonra da bunları mekanik bir şekilde birleştirmeye çalışmak, değeri gerçekliğinden çıkarır. Sanki değer bütünlüğünde bunlar yokmuş da, değer onlar sayesinde oluşan bir soyut genelmiş gibi anlaşılmaya başlanır. Marx neredeyse herkes tarafından kabul gören bu yanlış algıyı şöyle ifade etmiştir:

Demek ki, insanların kendi emeklerinin ürünlerini birbirlerinin karşısına değerler olarak çıkarmalarının nedeni, bu şeyleri, aynı türden insan emeğinin maddi örtülerinden ibaret saymaları değildir. Tersi geçerlidir. Farklı türden ürünlerini mübadele sırasında birbirlerine eşitlerken, kendi farklı emeklerini insan emeği olarak birbirlerine eşitlerler. Bunu bilmezler, ama yaparlar.[18] Bu nedenle, değerin ne olduğu, alnına yazılmış değildir. Aksine, değer her emek ürününü toplumsal bir hiyeroglife çevirir.[19]

Değer kategorisi iki meta karşı karşıya geldiği için oluşmaz. Tersine bir metanın başka bir meta ile mübadelesini sağlayan değer kategorisidir. Değer o metaları karşı karşıya getirendir ve elbette mübadelede gözükür. Ancak bu görünen de doğal olarak değer değil, değerin biçimidir. Karşı karşıya gelen metaların maddesinde, bu maddelere ait olmayan bir biçim olarak görürüz değeri. Bu maddelerde gördüğümüz ama bu maddelere ait olmayan biçim, bir başka nesnellik olan değerin, o maddelerde yansıyan, taşınan, fetişleşen biçimidir. Diğer maddelerden farklı olan ama diğer maddeler gibi bir somutlukta da olan, nesnel bir değerin, karşı karşıya gelen maddelerin üzerinde gördüğümüz biçimidir. Tıpkı Marx’ın tikel sermayeler dışında genel bir sermayenin varlığından bahsetmesinde gördüğümüz gibi. Yazarlar ise değerin mübadele de görünebileceğini söylemektedir. Kısmi bir doğruluk içeren bu ifade, metada olan iç çelişkinin dışsal olarak görünmesi olarak söylenmezse, mübadelede oluşan bir biçimin anlatısı olarak yanlış bir eksene savrulur.

‘Değer’in İki Meta Arasında İfade Edilmesi

Metaların eşit emek zamanlar üzerinden değişiminden bahsederken Marx:

Bir metanın basit değer ifadesinin iki meta arasındaki değer ilişkisinde nasıl saklı bulunduğunu ortaya çıkarmak için, ilk önce, bu değer ilişkisinin, kendi nicel yönünden tamamen bağımsız olarak gözden geçirilmesi gerekir. Çoğu zaman tam tersi yapılır ve değer ilişkisinde, yalnızca, iki ayrı meta türünün belli miktarlarını birbirine eşitleyen oran görülür. Burada, farklı şeylerin büyüklüklerinin, ancak bunların aynı birime indirgenmesinden sonra karşılaştırılabilir hale geldikleri gözden kaçar. Bunlar, yalnızca aynı birimin ifadeleri olarak, aynı adlı ve dolayısıyla karşılaştırılabilir büyüklüklerdir[20].[21]

Marx değeri salt emek zamana indirmenin eksikliğini belirtir. Değer ilişkisi yani iki meta dışında değer nesnelliği olmadan metaların karşılaştırılmaları imkânsızdır. Metaların değerinin, salt üretimleri için harcanan emek zamanların hesaplanmasının ötesine geçtiğini haklı olarak düşünen yazarlar, toplum tarafından atanan değerin, kaba emek zamanlar dışında bir biçimi ifade ettiğini söylerler. Ama bu sözlerin Marx’ın değer biçimi bağlamı içinde açıklanmadığı kanaatindeyiz. Çünkü bu biçim, nesnel bir değerin ‘biçimi’ değil, toplumun bir töz olarak bulunan değere atadığı ‘biçim’ olarak açıklanmaktadır.

Marx emeğin değer halini alması için başka bir meta aracılığı ile ifade edileceğine değinmiştir. 20 yarda keten bezi = 1 ceket denkleminin, yaygın olarak, iki metanın değerini anlattığı sanılır. Yazarlar da Aristo’nun 5 yatak = 1 ev eşitliğini böyle anlayarak değer biçimini analiz etmişlerdir. Marx, bir metanın değerinin başka bir meta ile (para gibi) ifade edilmesini; nesnel olan ve iki metanın ilişkisini belirleyen değer kategorisi temelinde analiz etmiştir. Gayri maddi olmasına rağmen nesnel olan değer, ancak bir başka maddenin bedeninde biçimini gösterebilir.

Göreli değer biçimi ile eş değer biçimi, aynı değer ifadesinin, birbirlerine sıkı sıkıya bağlı, karşılıklı olarak birbirini gerektiren, ayrılmaz unsurları, ama aynı zamanda da birbirlerini dışlayan ya da birbirlerine karşıt uçları, yani kutuplarıdır; bunlar her zaman, değer ifadesinin aralarında ilişki kurduğu metalara bölünür.[22]

Marx değer biçimini bir bütünün iki yanı gibi ele alır. Değeri ölçülen ve değeri ölçen meta. Ve birbirinin karşıtı da olsalar bütünün iki farklı ifadesi oldukları için biri olmadan diğeri var olamaz. Değer iki meta dışında bir nesnelliktir. Marx’ın da belirttiği gibi, metalar, değer denkleminin ya da değer ifadesinin gerçekliğinde ifade edilebilirler. Marx değer denkleminde tek bir metanın değerini arar. Ve tek bir metada olan çelişkinin dışsallaşmasını şöyle dile getirir:

A metasının B metası cinsinden değer ifadesinin daha yakından incelenmesi, bu ifadede A metasının fiziksel biçiminin sadece kullanım değeri biçimi olarak, B metasının fiziksel biçiminin yalnızca değer biçimi olarak yer aldığını göstermiş bulunuyor. Demek ki, metanın içinde saklı bulunan kullanım değerideğer iç karşıtlığı, bir dış karşıtlıkla, yani iki meta arasındaki, kendi değeri ifade edilecek olanın dolaysız olarak yalnızca kullanım değeri olarak, buna karşılık değerin kendisiyle ifade edileceği diğer metanın dolaysız olarak yalnızca mübadele değeri olarak yer aldığı ilişki aracılığıyla ortaya konuyor. O halde, bir metanın basit değer biçimi, o metanın içerdiği kullanım değeri-değer karşıtlığının basit görünüm biçimidir.[23]

Değer biçimi, değer nesnelliği sayesinde iki meta arasındaki ilişkide açıklanabilir ve açıklanır da. Değerin nesnelliğine değinmeyen yazarlar, karşı karşıya gelen metaların değerlerinin, bireysel emek zaman hesaplaması yapanların yanılgısına düşmeden, toplumun atadığı değer tarafından belirlendiğini söyleyerek, değerleri belli olan metaların, eş değerinde değişilmesinden bahsederler. Bu bakış açısıyla, mübadele edilen metaların, değer kategorisinin nesnelliği sayesinde değer biçimini aldığı ve mübadele edebilmek için ürünün nasıl metaya dönüştüğü sorgulanmaz. Yazarlar emeği töz olarak ele alarak, değeri sadece emeğe indirgerler. Ve bu değerin biçimini de, emek zamanlar ile oluşmuş değere toplumsal ilişkiyle atanan bir biçim olarak açıklarlar. Mübadelenin, metanın, emek zamanın vb. kapitalist tarzda olması için, gözle görülemeyen, elle tutulamayan ama somut ve maddi olan değer kategorisinin nesnelliği anlaşılmadan kapitalizme ait hiçbir kategori açıklanamaz.

Marx, ‘20 yarda keten bezi = 1ceket’ değer denkleminde keten bezinin değerinin ifadesini anlatır. Ama Marx, bunu kaba emek zaman hesaplamasını eleştiren yazarların, değeri, toplum tarafından ortak bir soyutlama olarak tanımlamalarına benzer şekilde yapmaz.  Marx, değeri, insan ‘aklının’ (ister birey ister toplum) dışında ve metaların değişimini belirleyen nesnel bir gerçeklik olarak ele almıştır. İki metanın değişiminde değer oluşmaz; tam tersine değer kavramı nesnel olarak var olduğu için meta ve metalar ortaya çıkabilir. Ve değerin özü olan emeğin değeri yaratması için, kendi maddiliği dışında, nesnel bir biçim alması gereklidir:

Bununla beraber, keten bezinin değerini oluşturan emeğin özgül karakterini ifade etmek yetmez. Akıcı durumdaki insan emek gücü ya da insan emeği, değer yaratır, ama değer değildir. Ancak katılaştığında, nesnel biçim kazandığında değer olur. Keten bezinin değerini insan emeğinin donmuş hali olarak ifade edebilmesi için, onun, keten bezinden cisimsel olarak farklı ve aynı zamanda keten bezinin diğer metalarla birlikte ortaklaşa sahip bulunduğu bir ‘nesnellik’ olarak ifade edilmesi gerekir. Problem artık çözülmüş bulunuyor.[24]

Değerin nesnelliği gösterilmiştir ve artık öz-biçim birlikteliğinin somutluğunu ve gerçekliğini ifade ettiği açık hale gelmiştir.

Fetişizmin Edimselliği

Yazarlar “Marx’ın ‘metaların fetiş karakteri’ teorisi, burjuva toplumundaki nesnel ‘yanılsamayı’ ele alır. Buna göre toplumsallık insanlar arasında değil nesneler arasında kurulmuş gibidir”[25] diyerek, fetişizmin sadece bir yönüne değinmekte ve nesnelere bakmayı bırakmayı, insan ilişkilerine yönelmeyi önermektedirler. Ama göremedikleri, kapitalist üretim ilişkilerinin ‘şey’ aracılığıyla kurulabilir olduğudur. Yani üretim ilişkileri şeyleşmek, nesne halini almak zorundadır. Şeyler ya da metalar aracılığıyla kurulan üretim ilişkileri kaçınılmazdır. Yazarlar buna, insanlar arası ilişkilerin yerine nesneler arası ilişkiler geçiriliyor diyerek karşı çıkarlar. Fetişizmden anlaşılanın kısıtlı karakteri, yazarları bu duruma itmektedir. Oysa Marx fetişizmde sadece bundan bahsetmez. Fetişizm önümüzde gördüğümüz, nesnenin-metanın maddi ve fiziksel özellikleri dışında taşıdığı biçimdir. Yazarlar nesnede bu biçimi toplumun atadığı bir biçim olarak gördükleri için ancak şekilsel bir fetişizmi tarif etmektedirler. İnsan ilişkilerini nesneler arası ilişki olarak görmek bir fetişizmdir. Ancak esas fetişizmi, maddenin sahip olmadığı bir biçimi, başka bir nesnelliğin onda yansıyan biçimi olarak taşıması durumundan oluşan fetişizm şeklinde okumak gerektir. Maddede gördüğümüz ona ait olmayan fetiş ‘biçim’, toplumsal bir ortak bilincin ataması değil, toplumsal bir nesnelliğin maddede görünmesidir. Bu şekildeki bir fetişizm anlayışı bizi esas soruna, yani değer biçimi olarak gördüğümüz şeyin kaynağı olan, nesnel değerin açıklamasını yapmaya yönlendirecektir. Buradan, toplumsal insanın nesnel varoluş etkinliğinin, maddelerde yarattığı şekil değişiklikleri kadar, bu somut etkinliğin, o maddelerde görünen ‘biçim’lerine geçmek mümkün olabilir. Yazarlar ise; “Onlara baktığımızda kendi etkinliklerimizi değil de onların içsel doğalarından kaynaklanıyormuş gibi görünen bazı özelliklerini görürüz.”[26] der. Yazarlar burada insan etkinliği ile insan dışı nesnelerin doğasını ayırır. İnsanın etkinliği nesne halinde görünür. Bizim dışımızdaki her şey ve yazarların bahsettiği metalar, toplumsal insan etkinliğinin biçimleridir.

 Yazarlar metaların kerametinin ne kullanım değerlerinden ne de değeri belirleyen etkenler olan; fizyolojik emek gücü harcanmasından, belirli büyüklükte zaman harcanmasından ve emeklerin toplumsal oluşundan olamayacağını söyleyerek, değer biçiminin önemli olduğunu söylerken, burada toplumun atadığı ve bu sayede değişilen (eşitlenen) değerler arıyorlar. Yazarlar, söylediklerinin biçim tarafından ifade edildiğini görmemektedirler[27]. Özün biçim tarafından ifadesini soyut anlamak, yazarların Aristo’ya bakışlarını da belirlemiştir.

Yazarlardan farklı olarak değişimin yasalarını, tüm toplumların yasası haline getiremeyiz. Aristo’nun baktığı değişim ve göremediği biçim, kapitalist üretim tarzı var olmadan nesnel olamayan ve bu yüzden görülmesi mümkün olmayan biçimdir. Fakat bu, yazarların yaptığı gibi toplum tarafından atanan değerle çözülecek bir anlaşılmazlık değildir. Emeği, değer olarak ifade eden koşullar oluştuğu için, nesnel bir varlık kazanan değer ve değer biçimi sayesinde çözüm oluşmakta ve değer biçimi görünebilmektedir. Değer kategorisinin nesnel olarak var olması bunu sağlamaktadır. Aristo döneminde değer kavramı nesnel değildir, rastlantısal ve soyuttur. Köleci toplumdan daha ileri bir toplum olan kapitalizmden, yani değer kategorisinin nesnel olduğu bir zeminden baktığımız için, Aristo’nun göremediğini görebiliriz. Ve gördüğümüz; o toplumun varoluş şekline, kendini üretim şekline ait olmayan ama o toplumda da raslansal olarak görülen soyut şeylerdir. Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı kitabında da belirttiği şekilde:

Burjuva toplumu, üretimin en gelişmiş ve en çeşitli tarihi örgütlenmesidir… Demek ki, burjuva ekonomisinin kategorileri, öteki toplum biçimleri için de geçerli olan belirli bir gerçeği içeriyorlarsa, bu gerçek, ancak cum grano salis [bir tuz tanesiyle birlikte] alınabilir. Bu kategoriler, solmuş olan, karikatür haline gelmiş olan vb. bu gelişmiş biçimleri içlerinde barındırabilirler, ama her zaman temel bir farkla.[28]

Marx nesnel koşullardan içinde bulunulan toplumun maddi üretim koşulları olarak bahseder. Öznellik de, bu nesnel koşulların kavramsal olarak yeniden üretilmesidir. Yani bir ve aynı şeyi- belirli bir üretim tarzını- ifade eden iki karşıtlık olarak. Yazarlar ise öznellik ile nesnelliği birbirinden bağımsız olarak var olabilirlermiş gibi ele almaktadırlar. Yazarlar, Aristo’nun çaresizliğini de nesnel koşullar el vermediği için öznel olarak görememesine bağlarlar. Oysa Aristo’nun içinde bulunduğu toplumun nesnelliğinde ve öznelliğinde değer kavramı olamaz. Nesnel ve öznel olarak ifade edilen bütünlükte -köleci üretim tarzında- değere yer olmadığı için Aristo göremez.

Yazarların biçim ve özü ayrı ele alarak incelemeleri en büyük eksiklikleridir. Öz ve biçim bir ve aynı şeyde, bir ve aynı zamanda açıklanırsa anlamlıdır. Ebette nesnedeki öz ve biçim çelişkisi kendisini dışsallaştırarak ortaya koyar. Değer ifadesi de bunu anlatır. Değer, ne emek ne de biçimdir, daha üst bir ekonomi politik kavramdır, kategoridir.  Yazarlar önce değerin tözü emeği açıklayıp, bu emekle üretilmiş metaları mübadele sürecinde karşı karşıya getirmektedirler. Emek-zamanları da aşan toplum tarafından atanan değeri de biçim olarak adlandırmaktadırlar. Metanın kerametini de, emek ürünü olan metaların mübadele sürecinde, toplumsal kabuller aracılığıyla edindikleri biçime bağlarlar. Nesnede olan çelişkinin kendini dışavurumunu, yazarlar iki ayrı metada incelerler. İçsel çelişkiyi dışsal bir çelişki haline getirirler. Marx değer ifadesinde, özellikle iki ayrı meta arasındaki bu ilişkide tek bir metanın değerini anlattığını belirtir.

Yazarlar emek-zamanı içeren ve aynı zamanda toplum tarafından da belirlenen değere önem vermişlerdir. Salt emek zaman hesaplaması yapanların biçimi görmediklerini vurgulamışlardır. Salt emek-zaman hesaplaması yapanlar ancak Ricardo’nun kavramsal düzlemine ulaşabilirler. Yazarlar bu konuda haklıdırlar. Fakat göremedikleri, biçimin kendisinin, değeri, bireysel emek zamanlar dışında toplumsal bir hale getirdiğidir. Toplumun değere bir biçim atamasına gerek yoktur. Toplumun kendini var etme şekli, içinde var olduğu maddi nesnel durum, zaten kendisini değer biçimi olarak, nesnel bir kategori olarak ortaya koymaktadır.

İnsan bedeninin dışındaki nesneler, insanlığın ürettiği ürünler, ürettiğimiz toplumsal ilişkiler vb. aklımıza gelebilecek her şey kendini bir başkasında veya başka bir nesnede şeyleşerek gösterir. Kavramsal olarak biçim de buna denk gelir. Aynı zamanda ilişkilerin şeyleşmesi burjuva topluma özgü iken; genel anlamda bizim dışımızdaki şeylerin, doğal ve maddi özellikleri dışında özellikler taşımaları zorunluluktur. Çünkü İlyenkov’un da belirttiği gibi:

Felsefeyi bu denli uğraştırıp sıkıntıya sokan bütün güçlük de, tıpkı değer biçimi, düşünsel veya sözdizimsel biçimler gibi ‘ideal biçimleri’, asla kafanın içinde değil, her zaman dışında -tabii hep kafanın da katılımıyla- gerçekleşen süreçlerde ortaya çıktığı, biçimlendiği, geliştiği ve bütünüyle nesnel ve kişilerin bilincinden bağımsız bir şeye dönüştüğü gerçeğinden kaynaklanır.[29]  


[1]  Melda Yaman, Özgür Öztürk, Metaların Kerameti, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

[2] “Paranın doğrudan doğruya ölçü birimi olarak iş-zamanı teorisi, sistematik bir tarzda, ilk defa John Gray tarafından geliştirilmiştir. O, şubeleriyle çalışan bir ulusal merkez bankası eliyle, çeşitli metaların üretimi için gerekli iş-zamanını tespit ettiriyor. Metanın karşılığı olarak üretici, o metanın değerini belirten resmi bir belge, yani metanın içerdiği şu kadar iş-zamanına karşılık bir makbuz alıyor ve bu 1 haftalık işe, 1 günlük işe, 1 saatlik işe vb. tekabül eden banknotlar, bankanın ambarlarında depo edilmiş olan her türlü metaların eşdeğeri olarak bono görevini yerine getiriyor. Temel ilke budur ve bunun bütün uygulamaları, mevcut İngiliz kurumlarına dayanılarak, daima ayrıntılı şekilde incelenmiştir.” Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları, 1974, s.117-118.

[3] “Metaların ortak bir ölçüye sahip olmaları, paranın eseri değildir. Tersi geçerlidir. Bütün metalar değer olarak nesnelleşmiş insan emeği olduklarından ve dolayısıyla da ortak bir ölçüyle ölçülebilir olduklarından, kendi değerlerini hep birlikte aynı özel metayla ölçülebilir ve böylece bu metayı kendi ortak değer ölçülerine, yani paraya dönüştürebilirler. Değer ölçüsü olarak para, metalarda içkin değer ölçüsünün, yani emek-zamanın zorunlu görünüş biçimidir.” Karl Marx, Kapital, cilt 1, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap, 2011, s.102

[4] Melda Yaman, Özgür Öztürk, Metaların Kerameti, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019, s.17.

[5] a.g.y., s.18.

[6] a.g.y., s.18. “vurgu bizim”

[7] “Ancak, insanların gerçek yaşamı dediğimiz şey nedir? Varlık, yani her bireyin yaşamı, birbirini izleyen etkinliklerin bir toplam-bütünü ya da daha doğru söylemek gerekirse bir etkinlikler sistemi, etkinlikler hiyerarşisidir. Bu varlık etkinlik içerisindedir ve bu etkinlik, yansıtılmakta olan nesnenin öznel imgeye, ideal-olan’a geçişi ya da ‘aktarımı’ dır. Varlık, aynı zamanda, ideal olan’dan etkinliğin nesnel sonuçlarına, ürünlerine, maddi olan’a doğru bir geçiş etkinliğinin de içerisindedir. Bu açıdan bakınca etkinliğin özne ve nesne karşıt kutupları arasında bir gidiş-geliş süreci olduğu görülmektedir.” A. N. Leontyev,  Etkinlik Ve Bilinç, Sosyalist İnsan Ve Etkinlik ( der.), çev. Kemal Durmaz, Sefa Şimşek, İstanbul: Akış Yayıncılık, 1988, s.73-99.

[8] Melda Yaman, Özgür Öztürk, Metaların Kerameti, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019, s.20.

[9]  a.g.y., s.22 “vurgu bizim”

[10] a.g.y., s.23-24. “vurgu bizim”

[11] a.g.y., s.27.

[12] a.g.y., s.37.

[13] a.g.y., s.38.

[14] a.g.y., s.39.

[15] a.g.y., s.20.

[16] G.W.F.Hegel, Felsefi Bilimler Ansiklopedisi 1, Mantık Bilimi,  çev. Aziz Yardımlı, İstanbul: İdea Yayınevi, 2004, s.222.

[17] Melda Yaman, Özgür Öztürk, Metaların Kerameti, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019, s.94.

[18] “2. basıma not: Bundan dolayı, Galiani, değer, kişiler arası bir ilişkidir-‘ La Ricchezza é una ragione tra due persone’- derken şunu eklemeliydi: maddi şeylerin perdelediği bir ilişki. (Galiani, ‘Della Moneta’, s.221, Custodi koleksiyonunda, ‘Scrittori Classici Italiani di Economia Politica’, t.III, Parte Moderna, Milano 1803.)” “Vurgu bizim”

[19] Karl Marx, Kapital, cilt 1, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap, 2011, s. 84.

[20] “Aralarında S. Bailey’in de bulunduğu, değer biçiminin analizi ile uğraşmış az sayıda iktisatçı hiçbir sonuca ulaşamamıştır, çünkü, ilk olarak, değer biçimi ile değeri karıştırırlar, ikinci olarak, pratik burjuvanın kaba etkisi altında kalarak, başından itibaren yalnızca nicel belirlenmeye önem verirler. ‘Miktar üzerindeki egemenlik… değeri oluşturur.’ (‘Money and its Vicissitudes’, Lond. 1837, s.11.) Yazan S. Bailey.”

[21] Karl Marx, Kapital, cilt 1, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap, 2011, s.62.

[22] a.g.y., s.61.

[23] a.g.y., s.72-73.

[24] a.g.y., s.63-64.

[25] a.g.y., s.12.

[26] Melda Yaman, Özgür Öztürk, Metaların Kerameti, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019. s.12.

[27] “O halde, meta biçimini alır almaz, emek ürününün anlaşılmaz bir karakter kazanması nereden kaynaklanıyor? Açık şekilde, bu biçimin kendisinden. İnsan emeklerinin eşitliği, emek ürünlerinin aynı değer nesnelliklerinin maddi biçimini alır; insan emek gücünün harcandığı süre boyunca harcanmasının ölçüsü, emek ürünlerinin değer büyüklüğü biçimini alır; ve son olarak, üreticiler tarafından harcanan emeklerin toplumsal karakterinin ortaya çıkmasına aracılık eden üreticiler arası ilişkiler, emek ürünlerinin toplumsal bir ilişkisi biçimini alır.” Karl Marx, Kapital, cilt 1, çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap, 2011, s.82

[28] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları, 1974, s.289.

[29] E.V. İlyenkov, İdealin Diyalektiği, Etkinlik ve Zihnin Kuruluşu, çev. Siyaveş Azeri, İstanbul: Yordam Kitap, 2020, s.134.

Bu yazı “Teori ve Politika Dergisi”nin “89. Sayı, Yaz 2023” Sayısında Yayınlanmıştır. https://teorivepolitika1.net/index.php/tr/

Yorumlar kapatıldı.