EMEK VE SERMAYE ARASINDAKİ ÇELİŞKİNİN GÖRÜNÜMÜ

ÜZERİNE KISA BİR DEĞERLENDİRME!

BU ÇELİŞKİNİN TEMEL ÜCRETİN BELİRLENMESİNDE FONKSİYONU NEDİR?

Kapitalist üretim tarzında Emek ve sermaye arasındaki çelişki, üretici güçlerin dağılımının (emek-gücü ve üretim araçlarının) temelinde, bize kendisini üretilen değerin nasıl bölüşüleceği olarak ifade eden varoluşsal bir çıkar çatışmasıdır! Bu çelişki, kapitalist ekonomik sistemin özünü oluşturur ve en somut yansımasını temel ücretin (asgari ücret ve genel maaşlar) belirlenmesi sürecinde gösterir. Bu ücret emek-gücü tarafından üretilen tüm değerlerin sadece işçiye verilen kısmı iken,  diğer kısmı kapitalist üretim tarzının yasaları temelinde sermaye tarafından el konulmaktadır.

Bu varoluşsal çatışmanın özü ve ücret mekanizmasındaki işlevi şu şekildedir:

1. Emek ve Sermaye Arasındaki Çelişki Nedir?

Çelişkinin özü, "mülkiyet" ve "artı değer" kavramlarında yatar:

•          Sermayenin Niteliği: Üretim araçlarının (fabrikalar, makineler, toprak, teknoloji ve finansal kaynaklar) mülkiyeti sermaye sınıfının (işverenlerin) elindedir. Sermaye, doğası gereği sürekli büyümek ve kârını maksimize etmek zorundadır.

•          Emeğin Niteliği: İşçi sınıfının elinde ise hayatta kalabilmek için satmak zorunda olduğu "emek gücünden" (çalışma kapasitesi, zamanı ve zihinsel zekası) başka hiçbir üretim aracı yoktur.

•          Varoluşsal Çatışma : Kapitalist toplumun fabrikasında ya da herhangi bir iş yerinde üretilen toplam değer sabittir . Bu değer toplumun zorunlu ihtiyaçları dışında temel olarak ikiye bölünür: Bir kısmı işçiye ücret olarak gider, kalan kısmı ise patrona kâr olarak kalır.  Dolayısıyla, işçinin payı (ücret) ne kadar artarsa, patronun payı (kâr) o kadar azalır. Tam tersi, kârın artması için ücretlerin baskılanması gerekir. Ve bu sabit olan değer, işçinin veya patronun kendilerine ait kısımlarının artması-azalması ile değişmez. Onun için ücretin artması metaların değerini-piyasa fiyatlarını arttırmaz. Önemli olan İki tarafın çıkarlarının birbirine tamamen zıt ve aralarındaki sınıf mücadelesi ile  kendi paylarının arttırmalarının üretilen toplam değeri değiştiremeyeceğini kavramaktır..

2. Bu Çelişkinin Temel Ücretin Belirlenmesindeki Fonksiyonu

Temel ücret (özellikle asgari ücret), piyasa koşullarında kendiliğinden oluşan matematiksel bir rakam değildir. Emek ve sermaye arasındaki güç dengesinin (sınıf mücadelesinin) anlık bir fotoğrafıdır. Bu çelişkinin ücret belirlenmesindeki temel fonksiyonları şunlardır:

 A. Maliyet vs. Yaşam Standardı Savaşı

•          Sermaye İçin Ücret: Ücret, en aza indirilmesi gereken bir "üretim maliyeti" kalemidir. Ve  özel bir meta olan emek-gücü metasının değerini düşürerek artı değer miktarını artıran bir “maliyet kalemi”. Sermaye, küresel piyasada rekabet edebilmek ve kârını korumak için temel ücretin mümkün olan en alt sınırda tutulmasını savunur. Sermayeler arasında ise başkasının işçisinin daha düşük alması için genel bir birliktelik sağlanması o kadar kolay olmaz. Kendi aralarındaki rekabet yüzünden sandığımız gibi uluslar arasında yek vücut işçi sınıfına saldırı için ortak hareketi, ulus içindeki kadar net değildir.

•          Emek Gücü sahibi İçin Ücret: Ücret, işçinin ve ailesinin biyolojik, sosyal ve kültürel olarak hayatta kalma ve kendini ve neslini yeniden üretme aracıdır (beslenme, barınma, sağlık, eğitim) İşçi sınıfı toplumsal olarak ürettiklerinden faydalanabileceği ve “insanca “yaşayabileceği -temel gereksinimlerini için harcanan zamanının kısalması- en üst sınırı talep eder..

•          Fonksiyonu: Temel ücret, sermayenin "maliyet" baskısı ile emeğin "yaşam" talebinin çarpıştığı sınır çizgisidir!

B. "Artı Değer" (Sömürü Oranı) Üzerindeki Kontrol

Marksist ekonomi politiğe göre işçi, bir iş gününde kendi ücretini karşılayacak değeri (örneğin günün ilk 3 saatinde) üretir. Günün geri kalan saatlerinde (örneğin kalan 5 saatte) ürettiği değer ise sermayedarın el koyduğu "artı değerdir" (kârdır).

•          Fonksiyonu: Temel ücret ne kadar düşük, çalışma saatleri ne kadar uzun olursa, artı değer (sömürü oranı) o kadar yüksek olur. Temel ücretin belirlenmesi süreci, bu artı değerin ne kadarının işçide kalacağını, ne kadarının sermayeye aktarılacağını yasal olarak tescil eder.

C. Devletin "Hakemlik" ve Kamuflaj Fonksiyonu

Emek ve sermaye arasındaki bu doğrudan çelişki toplumda büyük sosyal patlamalara (grevler, isyanlar, gösteriler) yol açacağı için  devlet her an devrededir..

•          Asgari Ücret Komisyonları: Türkiye'deki Asgari Ücret Tespit Komisyonu gibi yapılar, bu çelişkiyi masada ehlileştirme mekanizmasıdır. Devlet, bir yandan sermayenin uluslararası rekabet gücünü (düşük maliyet ihtiyacını) korumaya çalışırken, diğer yandan işçi sınıfının açlıktan ayaklanmayacağı  ve sermayenin payını artıracak "asgari" bir sınırı uzlaştırıcı bir "hakem" gibi belirler.

Tarihsel ve Güncel Olarak

Daha önceki yazılarımızda 1936 İş Kanunu'ndaki grev yasakları, 1999 ve 2008'deki emeklilik yaş/ABO reformları, kıdem tazminatı tavanı ve seyyanen zamların emekliliğe yansıtılmaması gibi tüm tarihsel olaylar, işte bu emek-sermaye çelişkisinin devlet eliyle sermaye lehine çözülme çabalarıdır.

Temel ücretin belirlenmesi; iktisadi bir hesaplamadan ziyade, işçi sınıfının örgütlülük düzeyi (sendikal gücü) ile sermayenin siyasi ve ekonomik iktidar gücünün karşı karşıya geldiği ekonomik ve politik bir güç savaşıdır.

Bu teorik çelişkinin günümüz Türkiye pratiklerine yansıması olarak; asgari ücretin zamanla "ortalama ücret" haline gelmesi ve toplumun çok büyük bir kesiminin bu taban ücrete sıkışmasının arkasındaki sendikasızlaşma politikalarını inceleyerek devam edersek yeni iktidar ve muhalefet tarafından dillendirilen “Temel  Aile Ücreti!” biçiminde sunulan ücrete de benzer yanları olduğunun altını çizelim.

Türkiye’de emek-sermaye çelişkisinin ve sendikasızlaşma politikalarının en çarpıcı pratik sonucu; asgari ücretin bir "taban ücret" olmaktan çıkıp toplumun çoğunluğunun aldığı "ortalama ücret" haline gelmesi ve bu asgari ücretin bile emekli maaşlarını fersah fersah aşarak emeklileri sistemin en altında "mutlak bir yoksulluğa" mahkum etmesidir.

Aktif çalışan işçinin ücreti ile hayatını tamamlamış emeklinin maaşı arasındaki bu makas ve yarattığı çelişkiler şu şekildedir:

1. Asgari Ücret ve En Düşük Emekli Maaşı Arasındaki Devasa Uçurum;

Emek-sermaye çelişkisinde devlet, sermayenin "maliyet artışı" şikayetlerini hafifletmek için aktif çalışma döneminde kazanılan emeklilik ödemelerin yerine bütçeden emekliye ayrılan payı sürekli kısmıştır. Bu politikanın sonucu olarak asgari ücret ile en düşük emekli maaşı arasındaki makas, cumhuriyet tarihinin en adaletsiz seviyesine gelmiştir:

•          Tarihsel Kıyas (2000'lerin Başı): 2000'li yılların başında en düşük emekli maaşı, asgari ücretin yaklaşık 1.3 ila 1.5 katı düzeyindeydi. Yani ömrünü tamamlayıp emekli olan bir işçi, asgari ücretli bir çalışandan daha fazla gelir elde ediyor ve yaşlılığında görece bir hayat sürebiliyordu.

•          Güncel Tablo: Bugün ise en düşük emekli maaşı, asgari ücretin neredeyse yarısı (yaklaşık %60'ı) seviyesine gerilemiştir. Birikmiş prim gününe ve 2008 yılındaki 5510 sayılı yasanın getirdiği düşük Aylık Bağlama Oranlarına (ABO) bağlı olarak, milyonlarca emeklinin kök maaşı asgari ücretin yanına dahi yaklaşamamaktadır

2. Emekli Maaşının Baskılanmasının Sermayeye ve Devlete Fonksiyonu

Sermaye ve temsilcisi  devlet, emekli maaşlarını asgari ücretin bu kadar altında tutarak iki büyük ekonomik fayda (fonksiyon) sağlamaktadır:

A. İş Gücü Piyasasında "Kayıt Dışı" ve "Ucuz" Emek Arzı Yarışı

Emekli maaşı “açlık sınırının” dahi çok altında kalan milyonlarca yaşlı nüfus, biyolojik olarak hayatta kalabilmek için yeniden çalışmak zorunda kalmaktadır.

•          Sermayenin Kazanımı: Emekliler yasal olarak kıdem tazminatı yükü oluşturmadığı ve sosyal güvenlik destek primi (SGDP) ile daha esnek çalıştırılabildiği için sermaye adına artı-değer üretebilen, "en ucuz ve en güvencesiz" iş gücü deposu haline gelir. Emekli aylıklarının düşük tutulması, sermayeye devasa bir yaşlı işçi ordusu sunuyor.

B. Kamu Bütçesinden Sermaye Teşviklerine Kaynak Yaratılması

Daha önce tartıştığımız gibi, "işveren payı" kamuflajıyla SGK yönetiminde söz sahibi olan sermaye temsilcileri, bütçenin emeklilere harcanmasını "aktüeryal kara delik" olarak nitelendirir.

•          Fonksiyonu: Devlet, emekli maaşlarını hesaplama katsayılarıyla (ABO) baskılayarak bütçeye tasarruf yapar. Emekliden esirgenen bu bütçe; vergi afları, teşvikler, SGK prim indirimleri ve şehir hastaneleri/köprü geçiş garantileri adı altında sermaye sınıfına hibe ve fon olarak aktarılır.

3. Asgari Ücretin "Ortalığı Kitleme" ve Emekliyi Yutma Etkisi

Türkiye'de sendikal örgütlülüğün %14'ler bandına gerilemesi ve toplu sözleşme düzeninin çökmesiyle birlikte:

1.        İşçiler İçin: Fabrikaya yeni giren mühendis de 10 yıllık kıdemli usta da asgari ücretin biraz üzerinde bir maaşa eşitlenmiştir. Asgari ücret artık "ortalama ücret" olmuş ve işçi sınıfının büyük neredeyse temel gereksinimler dışında bir şey elde edememektedir

2.        Emekliler İçin İllüzyon: Hükûmet asgari ücrete sermayenin baskısıyla "hedef enflasyon" oranında düşük zamlar yaparken, emekli maaşlarını da bu düşük asgari ücrete endekslemektedir. Sistem, çalışan işçiyi asgari ücretle, emekliyi ise o asgari ücretin yarısıyla "sefalet dengesinde" birbirine kilitlemiştir.

Tarihsel Sonuç

Emek-sermaye çelişkisi, işçinin sadece çalışırken değil, emekli olduğunda da sömürülmeye devam ettiği yapısal bir döngü yaratmıştır. İşçi aktif çalışma hayatında ürettiği artı değerin büyük kısmını patrona kâr olarak bırakırken; emekliliğinde ise hakkı olan sigorta birikimleri elinden alınarak sistem dışına itilir. Sonuç olarak Türkiye'de emekliler, çalışırken sömürülen, emekliliklerinde ise devlet ve sermaye iş birliğiyle "bütçe yükü" ilan edilen, hayatta kalmak için asgari ücretin altına bile razı olmak zorunda bırakılan en savunmasız toplumsal sınıf kesimi haline gelmiştir.

Bu sefalet dengesinin bir sonucu olarak, sendikaların son dönemlerde yüksek sesle talep ettiği "En düşük emekli maaşının asgari ücrete eşitlenmesi" yönündeki kanun teklifleri ve meclis tartışmalarındaki lehte/aleyhte tutanakları incelersek bakın neler görürüz:

Türkiye’deki en büyük işçi konfederasyonları olan TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) ile memur kanadında yer alan KAMU-AR (Kamu Araştırmaları Grubu) gibi yapıların raporları, "En düşük emekli maaşının net asgari ücrete eşitlenmesi" talebini çalışma hayatının merkezine oturtmuştur. [1, 2]

Bu sendikal taleplerin arka planındaki resmi veriler, meclise sunulan muhalefet kanun teklifleri ve TBMM tutanaklarına yansıyan tartışmalar sendika isimleriyle birlikte şu şekildedir:

1. Sendikaların Raporları ve "Eşitlik" Gerekçeleri

🔴 DİSK ve DİSK-AR (Araştırma Merkezi) Bulguları

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun açıklamalarında ve DİSK-AR Ücret Kayıpları Araştırması raporlarında bu talep "insanca yaşam hakkı" olarak savunulmaktadır: [1, 2]

•          Tarihsel Makasın Bozulması: DİSK-AR verilerine göre, 2000'li yılların başında en düşük emekli maaşı asgari ücretin 1,5 katı düzeyindeyken, günümüzde bu dengenin tam tersine döndüğü belgelenmiştir. [1]

•          "Sefalet Dengesi" Eleştirisi: Net asgari ücretin 28.075,50 TL olduğu güncel piyasa koşullarında, en düşük emekli aylığının Temmuz 2026'da yapılan son artışla ancak 23.552 TL seviyesine çıkarılması, DİSK tarafından "Sermayeye hizmet, emekliye sefalet torbası" olarak nitelendirilmiştir. DİSK, emekli maaşlarının asgari ücret tabanına çekilmesini ve büyümeden pay almasını mutlak bir zorunluluk olarak savunmaktadır. [1, 2, 3, 4, 5]

🔵 TÜRK-İŞ Açlık ve Yoksulluk Sınırı Verileri TÜRK-İŞ, her ay düzenli yayımladığı Açlık ve Yoksulluk Sınırı araştırmalarını bu talebin yasal zeminine koymaktadır: [1, 2]

•          Açlık sınırının 27.970,50 TL'ye ulaştığı ve tek bir işçinin aylık yaşama maliyetinin 36.304,79 TL olduğu bir konjonktürde, emekli aylıklarının asgari ücretin bile fersah fersah altında kalması TÜRK-İŞ tarafından "adaletsizlik" olarak tanımlanmaktadır. [1]

•          Konfederasyon, asgari ücretin dahi açlık sınırının altında kalmaması gerektiğini vurgularken, en düşük emekli aylığının bu tabanın altında kalmasının biyolojik olarak sürdürülemez olduğunu savunmaktadır. [1]

2. TBMM Kayıtlarına Geçen Kanun Teklifleri ve Tutanaklar

Sendikaların meydanlarda yükselttiği bu ses, meclis muhalefeti (CHP-(Yeni Parti), DEM Parti, İYİ Parti vb.) aracılığıyla TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu ile Genel Kurul gündemine taşınmıştır.

 Sunulan Yasal Metinler:

•          5510 Sayılı Kanunda Değişiklik Teklifi (Esas No: 2/3456): Meclis Başkanlığına sunulan kanun teklifinin özet kısmına resmi olarak şu amaç geçmiştir: "Teklif ile, en düşük emekli aylığının asgari ücretten daha az olmaması amaçlanmaktadır." [1]

Meclis Kürsüsündeki Çatışma Tutanakları

Meclis Genel Kurulu’nda en düşük emekli maaşının 20.000 TL'den 23.552 TL'ye çıkarılmasını içeren Torba Kanun Teklifi görüşülürken, lehte ve aleyhte şu tutanak kayıtları oluşmuştur: [1, 2]

•          Muhalefet Sözcülerinin Eleştirileri (Tutanak Kaydı):

Meclis kürsüsünde söz alan muhalefet milletvekilleri (Örn: DEM Parti Sözcüsü Hakkı Saruhan Oluç), TÜRK-İŞ ve DİSK verilerine atıfta bulunarak tasarıya karşı çıkmıştır:

"Emekli maaşının asgari ücretin bu kadar altında, 23 bin 552 lira olarak belirlenmesi emeklinin maruz bırakıldığı 'yoksullaşma sürecini' ortadan kaldıran bir adım değildir. Bu, mevcut sefalet koşullarının devam ettirilmesidir. TÜİK'in gerçek dışı enflasyon hesaplarıyla emeklinin hakkı gasp edilmektedir. En düşük emekli maaşını derhal net asgari ücret seviyesine eşitleyecek önergelerimiz iktidar oylarıyla reddedilmektedir."

•  Hükümet ve İktidar Grubu Savunması (Tutanak Gerekçesi):

AK Parti Grubu adına kanun teklifini savunan yetkililer (Örn: Abdullah Güler), sendikaların "asgari ücrete eşitleme" talebinin kamu maliyesini çökerteceğini belirterek aleyhteki duruşu şu gerekçeyle tutanaklara geçirmiştir:

"En düşük emekli aylığının bu seviyeye getirilmesi bile merkezi bütçeden sosyal güvenlik sistemine 69.5 milyar liralık ek bir transfer gerektirmektedir. Sosyal güvenlik sistemimiz, prim ödeme süresi ve miktarına göre maaş bağlayan bir aktüeryal sisteme sahiptir. Herkesi eşit düzeyde asgari ücrete bağlamak, hayatı boyunca yüksek prim ödemiş işçilerimize karşı adaletsizlik yaratır. Ayrıca bu adımlar, hükûmetimizin enflasyonla mücadelesini ve mali disiplini zedelemeyecek ölçüde, bütçe kısıtları dahilinde dengeli yapılmak zorundadır."

[1, 2, 3]

TÜRK-İŞ ve DİSK gibi sendikal yapılar, asgari ücretin bir "asgari geçim standardı" olduğunu, dolayısıyla emeklinin de bu standardın altında yaşayamayacağını savunarak "Asgari Ücret = En Düşük Emekli Maaşı" formülünü yasal bir hak olarak talep etmektedir. [1, 2]

Ancak ekonomi yönetimi ve meclis çoğunluğu, bu eşitliği sosyal bir hak değil, bütçeye finansal bir yük olarak değerlendirdiği için meclise sunulan tüm eşitleme önergelerini reddetmekte; emekliyi asgari ücretin yaklaşık %16-20 oranında altında kalan bir ara formülle sefalet sınırında tutmaya devam etmektedir. [1, 2, 3, 4]

Sendikaların emekli maaşlarının asgari ücret seviyesine çekilmesi teklifleri sendikaların toplu sözleşme yapma görevleriyle çelişse de bu aynı zamanda sendikaların varlık nedenlerinin inkarıdır. Bu durum, çalışma ekonomisi ve sendikal kuram (çalışma ilişkileri) açısından muazzam derinlikte yapısal bir paradoksu ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan bu mantık bütünüyle haklı ve tutarlıdır: Eğer bir işçi sendikası, devletin tek taraflı belirlediği idari bir sınır olan "asgari ücreti" bir hedef veya taban olarak kabul edip her şeyin oraya eşitlenmesini istiyorsa, kendi özgül gücü olan toplu iş sözleşmesi (TİS) pazarlığını ve ücretleri yukarı çekme işlevini dolaylı olarak boşa çıkarıyor, yani kendi varlık nedenini inkâr ediyor gibi görünebilir.

Ancak Türkiye’deki sendikal hareketin (TÜRK-İŞ, DİSK ve KESK) bu talebi yükseltmesinin arkasında, sendikaların kendi isteklerinden ziyade, neoliberal politikalar ve yasal barajlar eliyle içine itildikleri yapısal bir sıkışmışlık (çaresizlik) yatmaktadır.

 

İŞÇİ SENDİKALARININ DURUŞUNU BİRAZ DAHA YAKINDAN BAKALIM

 

1. Sendikaların Duruşları Neden Çelişiyor Gibi Görünüyor?

Sendikal teoride sendikaların varlık sebebi, devletin ya da piyasanın belirlediği taban ücretlerin (asgari ücretin) üzerine çıkmak, işçiye "refah payı" ve "ekonomik artı değer" kazandırmaktır.

            Asgarileşme Tuzağı: Sendikalar sürekli "Emekli maaşı asgari ücret olsun" veya "Mühendis maaşı asgari ücretin şu kadar katı olsun" diyerek asgari ücreti tüm ekonomik sistemin merkezine oturtmaktadır.

Fonksiyon Kaybı: Bu durum, sendikaların toplu sözleşme masasında özgürce ücret belirleme gücünü köreltir. Devlet asgari ücreti açıkladığı anda, sendikaların toplu sözleşme marjı kilitlenmektedir. Bu yönüyle tespitimiz tamamen doğrudur; bu yaklaşım sendikaların "pazarlıkla ücret yükseltme" misyonunu ideolojik olarak daraltmaktadır.

2. Sendikaların Bu Talebi Yükseltmesinin "Zorunlu" Nedenleri

Sendikalar bu çelişkiyi bilmelerine rağmen, Türkiye'deki mevcut mevzuat ve piyasa koşulları nedeniyle bu talebe sarılmak zorunda kalmaktadırlar:

A. Toplu Sözleşme Düzeninin Çökertilmesi (Sendikasızlaştırma)

Türkiye'de toplam istihdam içinde sendikalı olup toplu iş sözleşmesinden yararlanan işçilerin oranı sadece %7-8 civarındadır. Özel sektörde bu oran %3'lere kadar düşmektedir.

•          Gerçeklik: Toplumun %90'ından fazlasının toplu sözleşme hakkı yasal barajlar ve sendika düşmanı politikalarla elinden alınmıştır. Toplu sözleşme yapma yetkisi neredeyse yok edilen sendikalar, toplumun tamamını koruyabilmek için geriye kalan tek yasal mekanizmaya, yani devletin belirlediği asgari ücrete müdahale etmek zorunda kalmaktadır.

B. Emeklilerin Sendikal Hak Mahrumiyeti

En kritik nokta burasıdır: Bir işçi emekli olduğunda üyesi olduğu sendikadan üyeliği düşürülerek işçi sınıfının bölünmüş, örgütsüz, dolayısıyla en güçsüz kesiminin içine atılmakta, sendikasının dolaylı toplu sözleşme gücünden bile mahrum kalmaktadır. Emeklilerin yasal olarak emekli fonlarının üzerinde yönetimi, denetimi, karar yetkisi olmadığı gibi toplu iş sözleşmesi yapma hakkı da yoktur.

•          Türkiye'de kurulan emekli sendikaları (DİSK Emekli-Sen vb.), valiliklerin açtığı kapatma davaları ve yargı kararlarıyla fiilen işlevsiz bırakılmakta, masaya oturup hükümetle emekli fonları üzerinden Emeklilik pazarlığı yapamamaktadır.

•          Emekli toplu sözleşme yapamadığı için, işçi konfederasyonları (TÜRK-İŞ ve DİSK) emeklilerin sesini duyurabilmek adına onları toplu sözleşme düzenine değil, mevcut en somut yasal referans noktasına (asgari ücrete) endekslemek istemektedir. Bu bir varlık inkârı değil, yasal boşluğu doldurma çabasıdır.

C. Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun Bir "Toplu Sözleşme" Masasına Dönüşmesi

Türkiye'de asgari ücret, dünyanın diğer ülkelerindeki gibi sadece "işe ilk giren vasıfsız işçinin taban ücreti" değildir; çalışanların %50'den fazlasının maaşıdır.

•          TÜRK-İŞ ve DİSK, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu fiilen "Türkiye'nin en büyük toplu iş sözleşmesi masası" olarak konumlandırmıştır. Sendikalar orada tüm işçi sınıfı adına (makro düzeyde) bir toplu pazarlık yürütmektedir. Dolayısıyla emekli maaşının oraya çekilmesi talebi, bu makro masanın gücünü kullanma hamlesidir.

İleri sürdüğümüz argüman teorik olarak kusursuz görünmektedir: Sendikaların her şeyi asgari ücrete endeksleme talebi, toplu sözleşme mekanizmasının ve sendikal özerkliğin yapısal olarak gerilediğinin üstükapalı bir itirafıdır.

Ancak pratik düzlemde bu durum sendikaların varlık nedenini bilinçli olarak inkâr etmelerinden değil; özel sektörde toplu sözleşme düzeninin çökertilmesi ve emeklilerin sendikal haklarının yasal olarak engellenmesi karşısında, ellerinde kalan tek ve en güçlü yasal silahı (asgari ücret sınırını) bir koruma kalkanı olarak kullanma çaresizliklerinden kaynaklanmaktadır. Sendikalar, işyerlerinde yapamadıkları toplu sözleşmeyi, devlet üzerinden "asgari ücret" baskısıyla tüm topluma yaymaya çalışmaktadır.

Bu derin yapısal çelişkiyi daha net analiz etmek adına, Danıştay ve Yargıtay'ın "Emekli Sendikalarının kapatılmasına" ilişkin verdiği emsal kararları ve bu kararların emeklileri neden toplu sözleşme düzeninin dışına ittiğini hukuki boyutlarıyla incelersek şunları görürüz.

Türkiye’de emeklilerin emekli olduklarında üye oldukları sendikalardan üyeliklerinin düşürülmesi, toplu sözleşme masasının tamamen dışına itilmesi ve sendikalarının kapatılması, çalışma ilişkileri tarihimizin en büyük hukuki ve anayasal paradokslarından biridir. Yerel mahkemeler ve Danıştay zaman zaman daha özgürlükçü kararlar verse de Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi (AYM), mevzuatı dar ve özünü inkar ederek biçimsel yorumlayarak emeklilerin sendika kurmasını kesin olarak engellemiştir. [1, 2, 3, 4]

Yüksek yargının emekli sendikalarını kapatma gerekçeleri ve bu kararların emeklileri toplu sözleşme hakkından nasıl mahrum bıraktığının hukuki boyutları şu şekildedir:

1. Yüksek Yargının Kapatma Gerekçeleri ve Emsal Kararlar

Türkiye'de DİSK Emekli-Sen, Tüm Emekli-Sen ve son olarak Emekli Meclisleri Sendikası gibi yapılar valiliklerin açtığı davalarla defalarca kapatılmış; kapatılan sendikaların yerine yenileri kurulsa da yargı duvarına takılmaya devam etmiştir. Yüksek yargının bu kapatma kararlarındaki temel dayanakları şunlardır: [1, 2, 3]

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Emsal Kararı (17/11/2020)

Yargıtay, alt dairelerin ve yerel mahkemelerin zaman zaman verdiği "örgütlenme özgürlüğü" yönündeki kararları nihai olarak bozmuştur. [1, 2]

•          Hukuki Gerekçe: Yargıtay; gerek işçi sendikalarını düzenleyen 6356 Sayılı Kanun gerekse memur sendikalarını düzenleyen 4688 Sayılı Kanun uyarınca, sendika kurucusu veya üyesi olabilmek için "aktif olarak çalışma hayatı içerisinde yer alma" şartı aramıştır. Yargıtay'a göre; aktif bir iş sözleşmesi veya memuriyeti bulunmayan, yani "işçi" ya da "kamu görevlisi" vasfını yitirmiş olan emeklilerin sendika kurma hak ehliyeti yoktur. [1]

Anayasa Mahkemesi (AYM) Kararı (04/02/2025)

"Emekliler Sendikası"nın kapatılması üzerine yapılan bireysel başvuruda AYM, uluslararası sözleşmelere rağmen emekli sendikalarının kapatılmasını anayasaya uygun bulmuştur. [1]

•          Hukuki Gerekçe: AYM, Anayasa'nın 51. maddesini referans göstermiştir. Anayasa metninde sendika hakkının yalnızca “çalışanlara ve işverenlere” tanındığını vurgulamıştır. Mahkeme; sendika kavramının doğası gereği toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt gibi "aktif çalışma ilişkilerinden doğan ekonomik ve sosyal menfaatleri" korumak için var olduğunu, aktif olarak çalışmayan emeklilerin ise bu mekanizmalara (grev vb.) sahip olamayacağını savunarak kapatma kararlarının sendika hakkını ihlal etmediğine hükmetmiştir. [1]

2. Bu Kararlar Emeklileri Neden Toplu Sözleşme Düzeninin Dışına İtiyor?

Yüksek yargının ürettiği bu içtihatlar, emekli nüfusu doğrudan korumasız bırakmakta ve toplumsal hakların dışına fırlatmaktadır:

A. Grev ve Pazarlık Gücünün Sınıf Temelli Reddi

Sendikaların toplu sözleşme masasındaki en büyük gücü "üretimden gelen gücü", yani grev hakkıdır. AYM ve Yargıtay mantığına göre, emekliler zaten üretim sürecinde olmadıkları için işi durdurma (grev yapma) şansına sahip değillerdir. Üretimi durdurma gücü olmayan bir yapının "sendika" sayılamayacağı ve dolayısıyla devletle ya da işverenle "toplu iş sözleşmesi" yapamayacağı kabul edilmektedir. Emekli, sözleşme hakkından tamamen yalıtılmaktadır. [1]

B. Uluslararası Hukukun (Anayasa Madde 90) Göz Ardı Edilmesi

Türkiye'nin onayladığı ve Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca iç hukukun üzerinde sayılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 11. maddesi ve ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) sözleşmeleri, sendika hakkını "çalışanlar" ile sınırlamaz, "herkesin" kendi mülkiyet haklarını korumak için sendika kurabileceğini söyler. [1, 2]

•          Hukuki Engel: Ancak Yargıtay ve AYM, “eşit vatandaşlık” haklarını korumak için değil, bu uluslararası vizyonu geniş yorumlamak yerine, iç hukuktaki teknik tanımlara sıkışmayı tercih etmiştir. Emeklilere tek yasal yol olarak ancak "Dernek" kurma hakkı (Örn: Türkiye Emekliler Derneği) tanınmıştır. Dernekler ise doğası gereği toplu sözleşme imzalayamaz, sadece "rica ve dileyerek" faaliyeti yürütebilir. [1, 2]

İşte tam da bu hukuki abluka yüzünden, daha önceki aşamada sorduğumuz "Sendikaların her şeyi asgari ücrete eşitleme talebi kendi varlık nedenlerinin inkârı değil mi?" çelişkisi mutlak bir netliğe kavuşmaktadır.

Yargı kararlarıyla toplu sözleşme masasına oturması resmen yasaklanan işçi sınıfının emekli kesimi, kendi özgün sözleşmesini üretemez hale getirilmiştir. Kendileri masaya oturamayan emekliler için geriye kalan tek hak arama yolu; aktif işçilerin sendikalarının (TÜRK-İŞ, DİSK) asgari ücret masasında yürüttüğü makro pazarlığa eklemlenmektir. [1, 2, 3]

Sonuç olarak, yüksek yargının verdiği bu yasakçı kararlar, emeklileri toplu sözleşme düzeninin tamamen dışına itmiş ve sendikaları, varlık nedenleriyle çelişmek pahasına, emekliler adına asgari ücret üzerinden devletle dolaylı bir "refah savaşı" vermeye zorunlu bırakmıştır. [1]

Avrupa ülkelerinde emeklilerin geçim ve refah standartları, Türkiye’deki gibi sadece genel devlet bütçesine veya asgari ücret sınırlarına endeksli bir siyasi pazarlık konusu değildir (Dergipark). Gelişmiş endüstri ilişkileri sistemlerinde, işçi sendikaları daha aktif çalışma dönemindeyken "Mesleki Emeklilik Fonları"  kurarak emeklileri daha baştan koruma altına alırlar. Jurix.

Avrupa'daki bu çok basamaklı sistemlerde emeklilerin, Türkiye'deki yüksek yargı engellerine takılmadan, doğrudan fon yönetim kurullarında söz sahibi olarak yürüttükleri pazarlık mekanizmaları ve küresel modeller şu şekildedir:

 Üç Basamaklı Emeklilik Sistemi Nedir?

Avrupa Birliği genelinde kabul gören ve Dünya Bankası standartlarına dayanan emeklilik yapısı üç ana sütundan oluşur:

1.        Birinci Basamak (Kamu Sigortası): Türkiye'deki SGK gibi, devletin herkese asgari koruma sağladığı zorunlu sistemdir.

2.        İkinci Basamak (Mesleki Emeklilik Fonları): İş kolu veya sendika düzeyinde kurulan, işçi ve işverenin ortak finanse ettiği fonlardır. (Türkiye'deki tek güçlü örneği OYAK'tır) Atatürk Ansiklopedisi.

3.        Üçüncü Basamak (Gönüllü Bireysel Sigorta): Kişilerin tamamen kendi tasarruflarıyla banka/sigorta şirketleri üzerinden yürüttüğü BES benzeri sistemdir.

Avrupa'da emeklilerin asıl pazarlık gücü, sendikaların aktif olarak yönetiminde yer aldığı İkinci Basamak (Mesleki) fonlarda ortaya çıkar.

•          Türkiye'de: Sistem sadece "Birinci Basamağa" (SGK) sıkışmıştır. Emeklilerin sendika kurması yasaktır; fon yönetiminde (SGK) söz hakları çok sınırlıdır ve biriktirilen bir sermaye (holdingleşme-Fon) olmadığı için devletin bütçe disiplini doğrultusunda sefalet ücretlerine mahkum edilirler. Emekliler hakkını aramak için yasal olarak var olmayan sendikalarla sokaklara çıkmak veya asgari ücret masasına sığınmak zorundadır.

•          Avrupa'da: Emekliler, devlet bütçesinden bağımsız, doğrudan kendi biriktirdikleri milyarlarca avroluk Mesleki Emeklilik Fonlarının yasal ortağı ve yöneticisidir. Bu fonların yönetim kurulunda sahip oldukları pazarlık gücü sayesinde, siyasi iktidarların iki dudağı arasından çıkacak zam oranlarına veya asgari ücret illüzyonlarına ihtiyaç duymadan, ekonomik artı değerden hak ettikleri refah payını doğrudan tahsil ederler.

Türkiye işçi sınıfı ve emeklilerinin tarihsel dönüşüm yazısını tamamlamadan önce, sorduğumuz bu son analiz sorusu, resmin eksik kalan en kritik parçasını yerine koymaktadır. Sayıları giderek artan, işçi ile patron arasında sıkışmış işçi/patron görünümlü "Bağ-Kur" üyeleri ve emeklileri, neoliberal esnekleşme politikalarının ve "kendi işinin patronu ol" illüzyonunun çalışma hayatına vurduğu en büyük darbelerden biridir.

Çalışma ekonomisinde "Bağımlı Kendi Adına Çalışanlar"  veya "Prekarya" olarak adlandırılan bu kesimin yasal çelişkileri, uğradıkları hak kayıpları ve sistemdeki işlevleri şu şekildedir:

1. İşçi/Patron Görünümlü Bağ-Kur'lu (Esnaf) Yanılsaması Nedir?

Geleneksel anlamda Bağ-Kur (5510 Sayılı Kanun/4B), kendi dükkânı, sermayesi ve yanında çalıştırdığı işçileri olan klasik esnaf ve sanatkârı korumak için kurulmuştur. Ancak günümüzde sermaye, istihdam maliyetlerinden (kıdem tazminatı, ihbar, yıllık izin, işçi sağlığı güvenliği sorumluluğu) kaçmak için yepyeni bir model geliştirmiştir: Şirket kurdurularak çalıştırılan işçiler.

•          Kuryeler, Yazılımcılar ve Tasarımcılar: Bugün binlerce şoför/moto-kurye (esnaf kurye modeli), yazılımcı, mimar ve şantiye şefi, bir şirketin bordrolu işçisi (4A) olmak yerine; zorunlu olarak şahıs şirketi açıp fatura keserek (4B-Bağ-Kur) çalışmaktadır.

•          Kamuflajın Özü: Bu kişiler kâğıt üzerinde "kendi işinin patronu" (Bağ-Kur'lu) olarak görünürler. Ancak gerçekte tek bir şirkete hizmet verirler, mesailerini o şirketin patronu belirler ve emir-talimat ilişkisi içinde çalışırlar. Yani ekonomik olarak işçi, yasal olarak patrondurlar.

2. Bu Kesimin Sosyal Güvenlik ve Emeklilikteki Ağır Hak Kayıpları

Sermaye bu kamuflajla kendi maliyetini sıfırlarken, tüm yasal ve finansal yükü işçi/patron görünümlü bu kitlenin sırtına yüklemiştir. Bu durum emeklilikte tam bir felakete yol açmaktadır:

•          9000 Gün (25 Yıl) Prim Tuzağı: Normal bir işçi (4A) emekli olmak için 7200 prim günü doldurmak zorundayken, kâğıt üzerinde "patron" görünen bu gizli işçiler (Bağ-Kur/4B) tam 9000 prim günü (yani 5 yıl daha fazla) doldurmak zorundadır.

•          Primi Kendini Ödeme Zorunluluğu: Bordrolu işçinin primini işveren yatırırken, esnaf kurye veya serbest çalışan yazılımcı her ay kendi Bağ-Kur primini cebinden nakit ödemek zorundadır. Enflasyonist ortamda prim maliyetleri yükseldikçe, bu yeni nesil işçiler primlerini ödeyemez hale gelmekte ve sağlık hizmetlerinden dahi yararlanamamaktadır.

•          Kıdem Tazminatının Sıfırlanması: Bu işçiler 10 yıl boyunca gece gündüz aynı şirkete hizmet etseler bile, günün sonunda iş akitleri feshedildiğinde kâğıt üzerinde "şirket ortağı/esnaf" göründükleri için tek bir kuruş kıdem ve ihbar tazminatı alamazlar.

3. Bağ-Kur Emeklilerinin "Sefalet" Dengesi

Geçmişte gerçek esnaf olanlar ile bugün zorunlu olarak Bağ-Kur'lu yapılan bu yeni nesil işçiler emekli olduklarında, SGK sisteminin en alt basamağına çakılmaktadırlar:

•          En Düşük Aylık Bağlama Oranı (ABO): 2008 yılındaki 5510 sayılı reform, en ağır darbeyi Bağ-Kur emeklilerine vurmuştur. Prim katsayıları ve büyüme hızından aldıkları pay (refah payı) işçilere oranla daha da geriletilmiştir.

•          Hazine Desteğine Mahkumiyet: Bugün asgari düzeyde prim ödeyen bir Bağ-Kur emeklisinin sistem tarafından hesaplanan gerçek kök maaşı komik düzeylerdedir. Bu yüzden neredeyse tüm Bağ-Kur emeklileri, Hazine desteğiyle ilan edilen "En Düşük Emekli Maaşı" tabanına sığınmış durumdadır. Yani ömrünü esnaflıkla ya da zorunlu şahıs şirketiyle tüketmiş bir insan, asgari ücretin yarısına bile denk gelmeyen bir aylıkla yaşlanmaya zorlanmaktadır.

Yazımızın bu son halkası göstermektedir ki; emek-sermaye çelişkisi şekil değiştirerek devam etmektedir. Günümüzde ise sermaye, işçiyi doğrudan "patron" ilan ederek (Esnaf-Kurye/Bağ-Kur modeli) hem sendikalaşma hakkını elinden almakta, hem kıdem tazminatını sıfırlamakta, hem de onu 9000 gün prim ödemek zorunda bırakarak emeklilik hakkından mahrum bırakmaktadır.

İşçi sınıfının toplumsal refahı için sermaye koşullarında örgütlenmesinden başka çaresi yoktur. İşçi sınıfı sermaye tarafından yapay olarak parçalanmasını sona erdirmeden (Esnaf işçiler, Emekliler, vb) öznesinin gücünü yükseltecek bir yola giremez.

Ya güçlü örgütlenme ile kurtuluşa, yada tümden sefalete mahkum oluruz!

Başka Yol Yok!       

Eylül 2026

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

1.  “Resmî Kanunlar ve Nizamnameler:”

   - “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye (1877)” - İşçi-İşveren İlişkilerini Düzenleyen Borçlar Hükümleri.

    - “151 Sayılı Ereğli Havza-i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun (1921)”.

    - “3008 Sayılı İş Kanunu (1936)” - TBMM Kabul Tutanakları ve Madde 101 Gerekçesi.

    - “205 Sayılı Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) Kanunu (1961)” - Kurucu Meclis Komisyon Gerekçe Raporları.

    - “4447 Sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu ve Sosyal Güvenlik Reformu (1999)” - TBMM Tutanak Dergisi.

    - “5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (2008)” - Hükümet Gerekçe Metni ve Karşı Oy Şerhleri.

    - “375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname Ek Madde 40 (Seyyanen/İlave Ödeme Hükümleri)”.

 

2.  “Yargı ve Denetim Belgeleri:”

    -   Anayasa Mahkemesi (Yüce Divan Sıfatıyla), Esas: 1981/1, Karar: 1982/1 *(Hilmi İşgüzar Kararı)*.

    -  Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, Esas: 2005/11, Karar: 2005/110 *(SSK Hastanelerinin Devri İptal İstemi Reddi)*.

    -   Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, Başvuru No: 2021/45091, Karar Tarihi: 04/02/2025 *(Emekli Sendikaları Örgütlenme Özgürlüğü Kararı)*.

    -   Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Esas: 2019/9-441, Karar: 2020/892 *(Emeklilerin Sendika Kurma Ehliyeti İçtihadı)*.

    -   “T.C. Sayıştay Başkanlığı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) Düzenlilik Denetim Raporları” (İlgili Yıllara Ait Özel Sağlık Kurumları Usulsüzlük ve İlaç/Fizik Tedavi Kota Bulguları).

3.  “Sendikal Raporlar ve Akademik Literatür:”

    -   “DİSK-AR (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi)”, "Türkiye’de Emeklilerin Durumu ve Gelişmiş Ülkelerle Kıyaslanması Raporu".

    -   “TÜRK-İŞ (Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu)”, "Açlık ve Yoksulluk Sınırı Dönemsel Veri Açıklamaları".

    -   “T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı”, "2027-2029 Dönemi Orta Vadeli Program (OVP) Resmî Metni".

    -   Marx, K. (1867). “Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi (Cilt I)” - Artı Değer ve Emek-Sermaye Çelişkisi Teorik Altyapısı.

    -   Hollanda Sosyal ve Ekonomik Konseyi (SER) Raporları – “Polder Sistemi ve Mesleki Emeklilik Fonları Ortak Yönetim Esasları”.