İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

EMEKLİLİKTE SINIF MÜCADELESİ VE “EMEKLİLER MECLİSİ-DOĞRUDAN DEMOKRASİ”

“YENİ BİR TOPLUMSAL SİSTEM: DEMOKRATİK UYGARLIK ÇAĞI[1]” Başlıklı Ali Ersin GÜR’ün yazısı üzerine …


https://www.canakkalekalem.com/yazarlar/memnune-kardas/yeni-bir-toplumsal-sistem-demokratik-uygarlik-cagi/117848/

Veli GÜNER

Emekliler Meclisi Sendikası Üyesi

Kapitalist toplumda sınıf mücadelesinin örgütlenmesi ve mücadele araçlarından biri olarak “Emekliler Meclisi Sendikası” üzerine görüşümüzü belirtmeye geçmeden önce bize kılavuzluk edecek “Yöntem” konusunda Marx’ın bilimsel saptamasını bakalım:

“İncelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder… Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, K.Marx, 1859) (vurgular bizim)

Burada Marx, tarihsel ve toplumsal değişimin, bilimsel yasasını bize açıklar! Buna göre toplumlar bizim anlatılarımıza, kabulümüze ve tercihimize bağlı olarak oluşmaz ve yeni bir toplum da yine ‘bizim’ irademize ve öznel seçimlerimize bağlı olarak kurulmaz. Bireylerin, doğru düşüncelerini, demokratik ortamlarda hayata geçirebildikleri için toplumlar, bu düşünceler çerçevesinde varlık kazanmaz ya da yok olmazlar. Toplumların var olma biçimlerini belirleyen düşünceler değil, tersine düşünceleri belirleyen toplumların varoluş biçimleridir.

İnsan toplumunun var olduğu günden beri bilimsel çözümlemesini yapabilmemizi, içinde bulunduğumuz kapitalist toplumu bilimsel olarak anlayabilmemizi ve kapitalist toplumun aşılabilmesinin nesnel sürecini görebilmemizi sağlayan Marx’ın sunduğu bu bilimsel zemindir. Bu nesnel zemin sayesinde, her nasılsa bireyin bilincinde var olduğu düşünülen ‘iyilerin’, ‘doğruların ‘ öznel belirsizliğinden çıkabiliriz. Bu çıkışı, bilimsel hiçbir bağlayıcılık tanımayan öznel bir alandan, nesnel zorunlulukların bilimsel yasalarının alanına çıkmak olarak da ifade edebiliriz. Böyle bir bilimsellik tanımayan Avukat Gür:

“Son 10-12 bin yıllık insanlık tarihinin öncesini Karanlık Çağ olarak adlandırdığımızda sonrasını da sırasıyla İlkel Komünal Toplum, Köleci Toplum, Feodal Toplum, Kapitalist Toplum ve Sosyalist Toplum olarak adlandırmak genel kabul görmektedir” diyerek başlar çözümlemesine.

Gür’e göre bu farklı toplumsal yapılar, ayrılıklarını ve ardışıklıklarını tarih içinde her nasılsa var olmuş oluşumların isimlendirilmesine borçludurlar. Bu tablo sadece bir ‘genel kabuldür’ Gür’e göre.  Devamında Av. Gür okura şu açıklamada bulunur:

Halen küresel bazda egemen sistem olan Kapitalist Topluma, ne yazık ki küresel ölçekli kalıcı bir alternatif yaratılamamış olması, insanlığın hızla çürümesine yol açmaktadır. Özellikle 1917 Sovyet Devrimiyle birlikte Kapitalist Topluma alternatif olarak inşa edilmeye çalışılan Sosyalist Toplum ise Kapitalist Sistemin argümanlarıyla yani bir biçimde yine temsili demokrasi modelini kendisine temel aldığı içindir ki reelde gerçek ve kalıcı bir alternatif olmayı başaramadı. Sonuçta reel Sosyalizmin büyük bir gürültüyle çöküşü, demokrasi güçlerini ülke, bölge ve küresel bazda etkisiz eleman konumuna düşürmüştür. Bu durum bizleri yeniden düşünmeye ve yeni bir alternatif için arayışlara sevk etti.”

 Başlarken vurguladığımız bilimsel tarih anlayışına sahip olmayanlar tarihi ve tarihsel süreçleri kişinin ya da kişilerin iradesine, çabasına bağlarlar. Bunun sonucu olarak da tarihsel süreçleri “projeler” ile, kendilerinin seçtiği üretim biçimleri, örgütlenme biçimleri ile değiştirebileceklerini “alternatifler” üretebileceklerini sanırlar. Düşüncelerin egemenliğine engel olabilecek tek şeyin demokrasi eksikliği olduğunu ve demokratik bir yapı oluşunca düşüncelerin, nesnel durumu değiştirebileceğini ileri sürerler. Gür de bu yaklaşımla açıklıyor her ‘reel’ durumu. 

Marx’ın düşüncesinin tersine, ‘düşündüğü için var olan’ bir topluma inanan Av. Gür için, toplumsal varoluşa düşünsel alternatifler üretilememesi ve çözülen sosyalizm deneyimlerinin de bir düşünce deneyi olarak görülmesi sebebiyle bir çıkmazın içindeyizdir. Bu çıkmazı çözecek olan da, toplumun içinde bulunduğu üretim şeklinin yarattığı nesnel durumun somut bir kırılımı olarak değil gene bir düşünce olarak sunulmaktadır.

 Kapitalist üretim tarzı sermaye dolayımı ile özel mülkiyete dayanan, toplumun bir kesimini üretim araçlarını özel mülkiyet temelinde, diğer kısmını da üretim araçlarından arındırmış bir biçimde konuşlandırarak, toplumu iki karşıt sınıfa ayrıştıran, üreticilerin emek-gücü üzerinden sömürüsü ile kendisini yeniden üretebilen bir üretim tarzıdır. Bu üretim şekli içinde düşülen krizlerin çözümü, üretim şeklinin ve dolayısıyla üretim araçları özel mülkiyetinin ilga edilmesini, gerektirir. Dolayısıyla sürecin muhatabı da bireyler ve onların akılları değil, bu üretim tarzını yaratan ve kendileri de bu üretim tarzının sonucu olan sınıflar ve onların nesnel sınıf akıllarıdır. Oysa Av. Gür’e göre etkin özne ‘birey’ ve etkin olanda ‘bireyin aklıdır’. Şöyle söyler:

Hiç şüphe yok ki Demokratik Uygarlık Çağı ve Doğrudan Demokratik Toplum, bizden önce kurulup tarihsel misyonunu tamamlamış olan 5 toplumsal sistemin sorunlarına çözümler üreten ve o sistemleri aşan “eşit öznelerin” toplumsal sistemidir. Bu sistemin bütün boyutlarıyla oturup uygulanabilmesi için toplumu oluşturan bireylerin özgüven ve oto kontrol mekanizmalarının oldukça gelişmiş, bilinç düzeyleri ve entelektüel kabiliyetleri yüksek, çok yönlü yeteneklere sahip yurttaşlardan oluşmasına ihtiyaç var.”

Av. Gür’e göre toplumsal sistemler nesnel olmadıklarından, sistemlerin yarattığı sorunlarda düşünsel olmak durumundadır. Bu şekilde misyonu tamamlanmış düşüncelerden, geleceği kucaklayan düşüncelere yönelindiğinde sorunlar aşılacaktır. Bu öznel, düşünsel sürecin taşıyıcısı ise elbette bireyler olmak durumundadır. Gür, bireyin bilincinin dışında bir bilinç tanımaz. Sınıf çelişkisi ve bilinci ona yabancıdır. Gür’ün bireyin bilincinin önünü açmak için önerdiği de bireylerin eşitliklerinin sağlanması ve entelektüel düzeyi yüksek bir bireysel bilincin oluşturulması olmaktan öteye geçmez. ‘İyi’, ‘güzel’, ‘doğru’ düşünen, eşit bireylerin, demokrasi içinde düşünmeleri sağlanırsa sorunlar çözülecektir. 

Av. Gür, düşünüldüğü için var edilebilecek bir idealist dünya tanımladığından, ‘yüksek bilinç düzeyli’ ‘entelektüel kabiliyeti yüksek’ ‘eşit bireyler’ ister. Bu irfanı yüksek bireyler birde hür olurlarsa aşılamayacak kapitalist çıkmazın kalmayacağı kanaatindedir. Elbette bu entelektüel ve hür bireyler, sınıf olarak ifade edilmezler. Bu nedenle Gür, toplumsal dönüşümün öznesini sınıf olarak değil, ‘demokrasi güçleri’ olarak ifade eder. Bir de bu ‘demokrasi güçlerini’ ‘doğrudan demokrasi’ içine bırakabilirsek, düşüncenin, bilincin çözemeyeceği sorun kalmaz demektedir Gür.    

Av. Gür toplumu ve tarihi, girişte bahsettiğimiz Marksist yöntem ile çözümlemediği, bu yönteme sahip de olmadığı için, sosyalist devletlerin çökmesiyle birlikte, sosyalizme ait tüm kavramların da yok olduğunu söyler. İş yerlerinde ve sendikalarda verilen sınıf mücadelesinin yerini “demokrasi mücadelesi” ve işçi sınıfının yerini de “demokrasi güçlerinin” aldığını söyler. Bu saptamayı ise, içinde yaşadığımız kapitalizmin toplumsal çelişkilerinin nesnel varlığı doğrulamaz.

Av. Gür devamla: İçinde yaşadığımız tüm ekonomik, politik, sosyal sorunların kaynağının, işçi ile kapitalist arasındaki çelişki, yani sınıf çelişkisi olmadığını, sorunun “temsili ve taklidi demokrasiden” kaynaklandığını öne sürüyor. Yeni bir demokrasi anlayışı ile oluşturulmuş “doğrudan demokrasi” durumunda artık işçi sınıfının çelişkilerinin oluşmayacağından bahsediyor. İşçinin mülksüzlüğünün ve patronların mülkiyetinin devam ettiği koşullarda, “eşit öznelerin” “özgüven ve oto kontrol” altındaki “vicdanlı” duruşlarının “doğrudan demokrasi” içinde her şeyi çözeceğini söylüyor. İşçi sınıfının yaşam mücadelesi boyunca patronlarına karşı verdiği ve şu anda da devletteki temsilcilerine karşı vermeye devam ettiği ‘reel’ mücadele,  bu söylenenleri de doğrulamıyor.

En “yüce mahkemeyi insanın vicdanı” olarak ilan ediyor. Bu mahkemede “bireyin özgürlüğü” ile “toplumun huzuru ve refahının” dengeleneceğini söylüyor Gür. Patronların bireysel özgürlükleri olarak tanımladıkları özel mülkiyetlerinin karşısında, işçi sınıfının hakları ve refahı için verilen sendikal mücadele ile, sınıf mücadelesini insan vicdanına yaslanan bir denge içine oturmak demek, işçiyi dilenciye, mücadelesini de öznelliğe yani bilimsizliğe mahkum etmek demek olduğunu görmüyor.

Av. Gür, bireyin ve bireyin bilincinin en önemli nokta olduğundan, “bilinç düzeyleri ve entelektüel kabiliyetleri yüksek” bireylerden oluşmuş “yurttaşlar” gerektiğinden söz ediyor. Bireylerin bir araya gelmesiyle toplumun oluşmadığını, toplumsal varoluşun bireyi oluşturduğunu bilmiyor. Bireyi sınıfın önünde tutup, işçi sınıfının toplumsal kurtuluşunu bireyde ve bireylerin, bireyselliklerini kutsayarak kurdukları meclislerde olduğunu söylüyor. Emekli Meclisleri Sendikası’nın sonundaki “sendika” ibaresini okumayı bilmiyor. Bu bilgisizliğinin altında, işçi sınıfını tasfiye edip yerine ‘demokrasi güçlerini’ ikame etmesinin körlüğü, anarşist körlük yatıyor.  

Aslında “sendika”, “işçi sınıfı”, “sınıf mücadelesi” kelimelerini okumayı unutan hatta özellikle unutmayı salık veren sadece Av. Gür değil. Özellikle Bookchin kuramının içinde dönen birçok kişi-grup bunu öneriyor. “vicdan, adalet, dayanışma, özgürlük, barış ve demokrasi” gibi kavramları sınıf mücadelesi ekseninde düşünmemenin, burjuvazinin bahçesinde onun kavramlarıyla düşünmek olduğunu bilgisizliklerinden değil, bilinçli olarak yapıyor. Özgürlüğe, barışa, demokrasiye ve benzerlerine “kimin için?” ya da “ne için?” sorularını eklemeden doğru cevabın bulunamayacağının üstünü örtmeye çalışıyor. Üretim süreçlerinde, burjuvazinin bahçesinde onun kavramlarıyla düşünenlerin, asla iflah olmadığını öğrenmek, tarihsel sürece üstün körü bakan biri için bile zor olmasa gerek.

Av. Gür, kapitalist sistem içinde büyük çoğunluğu işçi sınıfının bir parçası olan emekliye, “sınıf yok, birey var”, “demokrasi güçleri var”, “sınıf mücadelesi yok, doğrudan demokrasi mücadelesi var” diyor. Ve ancak bu şekilde bir mücadele ile kazanabileceğimizi söylüyor. Ne diyelim; Tanrı işçi sınıfını böyle dostlarından korusun! Burjuva toplumunun ebedîliğini savunmanın bu örtülü biçimi de dahil işçi sınıfı düşmanlarıyla, işçiler, sınıf olarak mücadele edebilecek güçte ve kararlılıktadır!

Yorumlar kapatıldı.